RESİM ÖDEVİ

 

RESİM ÖDEVİ

Defterinde temiz bir sayfa açtı. En sevdiği çiçeğin resmini yapacaktı. Öğretmeni “Beğenirsem okul panosunda sergilerim” demişti. İnce belli bir vazo çizecekti önce, içinde de kır papatyaları. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın vazonun iki tarafını aynı çizemedi. Silmekten kâğıdı yıpranınca arka sayfaya geçti. Bu sefer kenarları dümdüz inen bir vazo çizmeye karar verdi. Ama kovaya benzer bir şekil çıktı ortaya. Arka sayfaya geçti tekrar. Yüzünü ellerinin arasına koydu ve öylece biraz düşündü. Parmaklarıyla yanaklarının üzerinde tempo tutturdu. Böyle yapınca hep yeni fikirler gelirdi aklına. Yanılmadı. Temiz bir sayfa daha açtı.  Sarı kalemle lüle lüle saçlarını çizdi evvela. Sonra yusyuvarlak yüzünü. Tuvalet masasının aynasından kendine bakınca gözleri boncuk boncuk parladılar. Mavi kalemle iki küçük yuvarlak çizdi dairenin ortasına. Kirpikleri bir, iki üç diye sayarak yerlerine yerleştirdi. Uçları yeterince kıvrık olmalıydı. Gözlerin üzerine yay gibi kaşları kondurdu. Lülelerin arasına küçük kulakları, en ortaya nokta gibi burnu, altına da pespembe dudakları yerleştirdi. Uğur böceği küpeleri kulaklarında mutlaka olmalıydı. Sonra bebe yakalı kırmızı gömleğini, saçındaki mor kurdeleyi çizdi itinayla. Kurdelenin ucunu sarkıttı omzuna. Aynaya bir daha dikkatlice baktı. Sağ yanağındaki gamzeyi az daha atlıyordu. Siyah kalemle onu da bıraktı yanağına. Artık yorulmuş, vakit de gece yarısını bulmuştu. Resme şöyle uzaktan bakayım deyince bir şeyi unuttuğunu fark etti.  Ucu körelmiş sarı kalemiyle saçlarının arasına özensizce yerleştirdi en sevdiği çiçeği.

 

 

 

Posted in Aysun, Genel
Leave a comment

İĞNE OYASI

İĞNE OYASI
Keçi yavrusu, bahçe masasının üstündeki iğne oyalarının hepsini yutmuş. Aylar süren emeğin ürünü papatyalar ağzından sarkmasa nereye gittiğini anlamak mümkün değil. Yeşil saplar, renkli çiçekler arasında çayırdaki kadar mutlu.
İnanamadı gördüklerine…
– Aaaaa! Nalet hayvan! Bütün oyalarımı yutmuş.
Metrelerce oyayı, mukavvaya düzgünce sarıp, şile bezi elbisesi için hazır etmişti. Dünyayı umursamadan keyifle geviş getirdiğini görünce dellendi iyice.Kovalamaya başladı yavruyu. Çığlığını duyan annesi, unlu ellerini önlüğüne silerek fırladı mutfaktan.Önde keçi, arkada kız. Ağaçların arasında koşturdular. Oğlak, hoplayarak zikzaklar çiziyordu. Şimşirleri geçti bir sıçrayışta. O da aynı şekilde atlayabileceğini sandı. Yere düşmüş, öfkeli ve kıpkırmızı. Avluya geldiklerinde hayvanın toynakları cızırdayarak kaydı. Nihayet yakalanmıştı. Genç kız, minik sakalından çekti, ağzından sarkan oyayı kurtarmak için uğraştıysa da nafile! Onu da yuttu.
İlkbaharda alınan oğlak, bahçede beslendikten sonra büryan kebabına dönüşürdü. Her yıl, gelen hayvana alışır, kesildiğinde ağlar, sofraya geldiğinde bütün ısrarlara rağmen yemezdi. Lâkin, bu sefer pek emin değildi!
Annesi, gülümseyen gözleri, teskin edici konuşmasıyla kolundan tutup mutfağa götürdü. Peynir ve rendeyi eline tutuşturdu. Kızının hırçınlığına aldırmadan zihnini dağıtmaya çalıştı. Birlikte yarım kalan höşmerimi pişirdiler.
– Fezail! Semaveri yak! Diye seslendi babası.
Ellerini silip yanına gitti onun. Olanları hararetle anlatınca, sarsılarak gülmeye başladı peder bey. Fakat, kızı ağlamaklıydı. Kendini toparlamaya çalıştı, sakallarını ovuşturarak yumuşacık lisanıyla;
- Hamarat kızım! Daha güzelini yaparsın. Onun kusuruna bakılmaz. Asıl kabahat sende. Bu kadar sahici örmeseydin. Belli ki hayvan iradesine sahip olamamış! Tez vakitte annenle çarşıya gidin. Dilediğin renkleri al. İstersen bir de entari ve iskarpin. Benden olsun.
Sonra, tozlu elbisesine bakarak; “Üstünü değiştir, anana, ciciannene, kardeşlerine de söyle, camiden gelirken börek aldım beraber çay içelim!” dedi.
Közlenmiş kömürü, kızgın maşanın ucunda dikkatle semavere yerleştiren sakar Fezail, epeyce uğraştıktan sonra, suyu kaynatıp demleyebilmişti. Bir kazaya sebebiyet vermeden bardaklar, şeker masanın üzerinde. Keçi yavrusuysa, bir köşede kıvranarak, işkembesine indirdiği oyaları sindirmeye çalışıyor.
Emprime desenli elbisesini giydi.nTuvalet aynasında kendisiyle konuşuyor, cânım papatyaların, oğlak kesilse midesinden sağlam çıkıp, çıkmayacağını düşünüyordu. Sofraya geldiğinde hiç üzülmeyecekti. Saçlarını iki yandan örüp, yanaklarını ve dudağını annesinin rujuyla kızarttı. Kulağının kenarına morlu sümbül oyasını iliştirdi. Odaya girdiğinde semaver ve börek hazır, herkes onu bekliyordu. Baştan aşağı süzen babası;
– Kızım! Acaba bugün güzellik müsabakası mı var ?

Posted in Sare
Leave a comment

ELMA ŞEKERİ

 

 

ELMA ŞEKERİ

 

Okulun merdivenlerinden inmeye başlayınca gördü tezgahı. Yağan kara rağmen satıcı her zamanki yerinde duruyordu. Öğrenciler çoktan etrafını sarmışlardı. Aldığı şekerin jelatinini alelacele açıp iştahla yiyen çocuğu seyretti uzaktan. Tahta sapının üzerinde kıpkırmızı parlayan elma şekerinin  kokusunu hayal etti. Ağzı sulanmıştı. Dudaklarını yalarken kar taneleri ağzına doluştu. Çocuğun yüzündeki mutluluğu kıskanmıştı. O an annesine verdiği sözü unutmaya karar verdi. Adımlarını hızlandırırken elini cebine sokup, buz kesmiş  bozukluklardan birkaç tanesini avucuna aldı. Tezgaha yaklaştıkça açılan jelatin hışırtılarından başka bir şey duymaz olmuştu. Sırasını bekleyen çocukların yanına  vardığında heyecanla etrafına bakındı. Öğretmenine yakalanmak da işine gelmiyordu. Kalabalığın içine iyice sokuldu. Nefeslerin havaya bıraktığı buharın arasından elma şekerleri sihirli meyveler gibi göz kırpıyorlardı. Neyse ki sıraya yeni gelenler arkadan ittiği için öne ulaşmakta zorlanmadı. Soğuktan titreyen ellerindeki demir paraları kıllı ele bırakırken gözüne kestirdiği en parlak şekeri tahta sehpadan aldı. Jelatini hemen açmayacaktı.Çoktandır hayalini kurduğu bu anı tadını çıkararak yaşamalıydı. Kalabalıktan uzaklaştı. Kar yerlerde tutmaya başlamıştı. Elindeki hazinesiyle dikkatli adımlarla okulun yanındaki  parka doğru ilerledi. Yaklaştığı bankın üzerini cebinden çıkardığı mendille temizlerken gözünü bir an bile şekerinden ayırmıyordu. Yavaşça oturdu, çantasını yanına bıraktı. Şekerin tahta sapı üzerindeki ipi hafifçe çekti. Jelatin kalkarken dişleri kamaşıyordu. Sonunda aralarındaki  engel de yok olmuştu. Dili soğuktan kuruyan dudaklarının üzerinde bir tur attıktan sonra hafifçe uzanıp  ışıl ışıl parlayan elmaya yapıştı.  Elma buz gibiydi. İçi ürperdi ama şekerin tadı ağzında yayılırken soğuktan kasılmış yüzü gevşedi.  Gözlerini yumduğunu bile fark etmeden ağzını kocaman açtı ve küçük dişlerini kristalimsi sert kabuğa geçirdi. Üst çenesini lezzetten daha keskin , sonradan acı olduğunu anladığı bir tat kapladı. Ağzına aldığı parçayı yutturmayacak kadar keskin. Yüzünü buruşturarak elmadan uzaklaşırken uzun zamandır sallanan dişini ısırdığı yerde bırakmıştı.

 

 

Posted in Aysun, Genel
Leave a comment

KARŞI MUTFAK

KARŞI MUTFAK
1 Ramazan 1433

Tahta merdiven pütürlü beyaz duvara dayalı. Muhittin Efendi omuzunda tencere, sini ve domatesleri peyder pey dama çıkartıyor. Hummalı bir faaliyet. Salça günü.

Küçük kız, gizlendiği yerde sinsice fikirler üretmekte.

Malzemelerin dama taşınmasından sonra köşkün büyük hanımları, uzun eteklerini toplayıp, merdiveni tırmanırlarken dudakları kıpır kıpır. Yukarıda bekleyen genç yardımcılar, hanımları ellerinden tutarak karşılıyorlar. Yıkanmış domatesler çekirdekleri çıkarılarak tuzlanıp, bakır sinilere dolduruluyor.

Evin ortanca kızı, yazın öğle saatleri uyku veya dinlenme hapsine alınana kadar bahçede arkadaşlarıyla oynar; bisiklet, tırmanma, çadır kurma ve resim yapmakla meşgul olurdu.

Hanımların damdaki hummalı çalışmasını fırsat bilerek, aşağıdaki merdiveni usulca arkadaşlarinın yardımıyla kaçırdı.

Damdakiler, domatesleri makarna süzgecinden geçirmiş, kızgın güneş alması için zemine yaymıştı. Aşağı inme faslına geçtiklerinde merdiveni bulamayan Muhittin Efendi şaşkınlıkla etrafına bakınırken çete için şenlik zamanı! Öğle vakti güneş iyice kızmış, hanımlar aşağıya inmek için sabırsızlanırlarken, hepsinin yüzü domates gibi kıpkırmızı olmuştu.Telaşı uzaktan izleyen üç kafadar, ceviz ağacının dallarına tünedikleri yerde eğlenirken, yedikleri çekirdekleri aşağıya üflüyor, neşeleri, kıkırdamaları artıyordu.

Hengâme ve bağırışları duyan genç hanım, karşı mutfağa koşmuş, damda kalanları indirmek için merdivenin ve çocukların peşine düşmüştü. Kümese veya saklanacaklarını tahmin ettiği birkaç yere baktıktan sonra ceviz ağacının yanına gelmiş ve başını kaldırdığı an, armut gibi dizilen afacanları kıskıvrak yakalayıvermişti.

-Çabuk merdiveni getirin!

Gülüşmeler, arsız arsız sırıtmalar…

İnmeye niyetleri olmadığını anlayınca, anne daha büyük tehditler savurmaya başladı.

– Babanıza söyleyeceğim! Çabuk inin!…

Kös kös inen yumurcaklar, samanların altına sakladıkları merdiveni çıkarsalar da ceza almaktan kurtulamamışlardı. Bir hafta arkadaş çağırmak yasaklandı. Bütün çocuklar zılgıt yiyerek evlerine gönderildi.

Karşı mutfak, evin arka bahçesindeki iptidai bir müştemilattan ibaretti. Kazan dairesi, alaturka helası ve genişce mutfaktan oluşan fakat köşkün pek çok işinin halledildiği bu yerde, büyükçe bir ocak, tel dolap, fayans tezgahlar, boy boy bakır tencereler bulunur, kızartma, turşu, aşure, bumbar gibi zor ve uğraşlı işlerin kiri, döküntüsü köşke taşınmadan burada halledilirdi.

Kurban bayramlarında kesilen koyunlar, sinilerle buraya taşınır, büyük hanımın denetiminde kavurmalık, kemikli parça et, fakir fukaraya tahsisat olarak ayrılrdı. Kanlı deriler üst üste biriktirilir, yoldan geçen THK kamyonuna verilirdi. Kelle, paça, bağırsak, işkembe gibi hiç bir aza zayi olmadan kullanıllır veya dağıtılırdı. Bayram sabahı, büyüklerin elleri öpüldükten sonra kahvaltı kurban ızgarası eşliğinde maaile yenilirdi.

Çamaşırların çivitle kaynatılmasını denetleyen büyük hanım, vazifesini bitirdikten sonra karşı mutfakta banyo yapardı. Perdeleri kapandığında hamama dönüşebilen mekânda, babaannesinin yıkandığını anlayan çocuk fırsatı kaçırmamak için camı tıklayarak müsaade alır, içeriye girişe izin verilmemişse perde aralığından gözetlemeye çalışır, lakin röntgenciliği netice vermezdi. Zira büyük hanım, bu konulardaki tedbirini asla tesadüfe bırakmazdı. Şayet mutfağa girmeye müsaade çıkmışsa ninesinin yanına koşar, o da kıymetli torununu iyice ovup, abdest aldırır, öpe koklaya kurular, daha sonra eve geçen ikili bu rehavetle gündüz uykusuna yatarlardı…

Seksenli yıllara girildiğinde kōskūn etrafındaki bahçeler, yerini uzun apartmanlara bırakarak sadık komşularına veda etmişlerdi. Bu binaların ortasında eskisi gibi huzurla oturmak mümkün olamadı. Rahatsız edici bakışlar, yukarıdan atılan çöpler ve haset dolu nazarlar bir dönemın sonunu getirmişti. Çamlıca’ya geçtıklerinde, evin en küçük ve en büyük ferdi artık yoktu…

Posted in Genel, Sare
Leave a comment

PONPONLU ÇORAPLAR

Çocukluğum Fatih’te geçti. Dört katlı bir apartmanın en üst katında oturuyorduk. Babam esnaf, annem ev hanımı. Erzincan’ın bir köyünden İstanbul’a geleli bir, iki sene olmuştu. İlkokula o sene başlayacaktım. Okulların tatil olduğu uzun yaz günlerinde, sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra benden iki yaş büyük ağabeyimle sokağa çıkardık. Arkadaşlarımızı da hep sokakta bulurduk. Ağabeyim biraz yanımda durur, sonra bana “Evin önünden bir yere ayrılma” diyerek arka mahalleye arkadaşlarıyla top oynamaya giderdi.

Öğle yemeğine eve gitmezdim, çünkü annem bir daha dışarı çıkmama izin vermezdi. Bu sebeple annemin, salça ya da margarin sürdüğü bir dilim ekmeği almak üzere, arkadaşımla evin kapısında beklerdim. Annem arkadaşımla geldiğimi görünce hemen bir dilim de onun için hazırlar, “Apartmanın girişine oturun öyle yiyin” diye tembih ederdi; başka çocukların canı çekmesin. Ketçabı bilmiyorduk. Kavanozdaki çikolatayı Almanya’daki halamlar izine geldikleri zaman görmüştüm. Başka bir sürü şeker, çikolata da getirmişlerdi. Hepsinin tadı çok güzeldi! O zamanlar çikolatanın sadece Almanya’da olduğunu zannederdim.

O yıllarda sokaklar çocuklarındı. Yoldan, oyunumuzu bozan bir arabanın geçtiğini hiç hatırlamıyorum. İp atlar, yakan top, istop, körebe, aç kapıyı bezirgan başı, menekşe mendilin düşe, saklambaç, uzun eşek oynardık. Büyük çocuklar, oyunlarına küçükleri de alırlardı. Bütün gün dışarıda olmaktan hiç yorulmazdık; sokağı seviyorduk. Fazla gürültü yaptığımızda bitişik apartmanda oturan Makbule Teyze cama çıkıp bize, “Yeter artık gürültü yapmayın, başım ağrıdı, sizin eviniz yok mu, ananız, babanız yok mu” diye bağırırdı. Bunu duyan bir anne, “Çocuklar bizim kapının önünde oynayın”, diye seslenirdi. Makbule Teyze, genç anne ile kavga etmeyi göze alamaz, bir müddet sonra içeri girip penceresini kapatırdı.

Akşam ezanı okununca eve gitmek zorundaydık. Giderken “ Evli evine, köylü köyüne, evi olmayan sıçan deliğine” tekerlemesini söylerdik. Arkadaşlarım akşam yemeğinden sonra da sokaktaydı. Bazen anneleri de beraber çıkar komşu kadınlarla kaldırımın kenarına oturup çekirdek çitlerlerdi. Ben bundan sonrasına balkondan katılırdım.

Bir gün yan apartmanda oturan Sevil Teyze’nin kızı Sevinç’i yeni çoraplarıyla gördüm. Dize kadar gelen, beyaz, yanlarında iki küçük ponponu olan çoraplar. Yürüdükçe ponponlar yerinde durmuyor, sağa, sola, yukarı, aşağı hopluyordu. Hele sek sek oynarken, o ponponlar başımı döndürmüştü. Eve gittiğimde anneme ben de o çoraplardan istiyorum diye tutturdum. “Tamam kızım babana söyleriz alır” dedi. Annem, kaybolurum endişesiyle, tek başına çarşıya pazara çıkmaya korkardı. Yiyeceğimizi, içeceğimizi, giyeceğimizi babam getirirdi. İlk gençlik yıllarıma kadar, bir mağazaya gidip kıyafet beğendiğimi hatırlamıyorum. Babamın iyi bir gözü vardı. Getirdiği hiçbir kıyafet bize küçük gelmezdi. Daima bir numara büyük alırdı ve bir numara küçülene kadar giyerdik. Ayakkabı da buna dahil. Hatta büyükler
ayağımızın çok büyümesinin iyi olmadığını söylerlerdi, sıkan ayakkabıları
giyelim diye.

Babam ponponlu çorapların nerede satıldığını bilmiyormuş. Bize giyecek bir şey alırken albenili olmasına değil dayanıklı olmasına hep dikkat etmiştir. Kıyafetlerimizi ve ayakkabılarımızı son derece özenli kullanır, yıpratmazdık. Ama ağabeyimin ayakkabıları bunun dışındaydı. O yıllarda spor ayakkabı herkesin ayağında yoktu; erkek çocuklar futbolu günlük ayakkabılarıyla oynardı. Zaten bir çift ayakkabımız olurdu. Sokakta da, gezmede de aynı ayakkabıyı giyerdik. Babamın, ağabeyimi ayakkabıları yırtılmasın diye, top oynama, diye tembihlediğini hatırlıyorum. Ama o arkadaşlarıyla bir araya geldiğinde muhakkak oyuna girerdi. Tek derdi babama yakalanmamaktı. Bu sebepten arka mahallede oynardı. Bazen istediğim bir şeyi yapmadığında onu tehdit ederdim; top oynadığını babama söyleyeceğim diye. Ayakkabıların burnunun yıpranmasından babam olanları anlardı.

Arife günü, babam bayramlıklarımızı getirdiğinde benim sevincime diyecek yoktu. Aramış, taramış ponponlu çorapları bulmuştu. O gece bayramlık elbisem, kırmızı ayakkabılarım ve beyaz ponponlu çoraplarım yatağımın başucunda uyudum. Bayram sabahı annem, babam namazdan gelmeden bayramlıklarımızı giydirmiş, kahvaltıyı hazırlamıştı. Ben ponponları hoplatmak için bir dakika yerime oturmuyordum.

Amcamlar da geldi kahvaltıya. Evde on iki kişilik yemek masası vardı fakat biz yemeklerimizi her zaman yer sofrasında yerdik. Herkesin önüne servis tabağı konduğu günler değildi. Hepimiz ne varsa ortadan yiyorduk. Annemin bir gün önce açtığı, sabah da sıcak olsun diye ısıttığı cevizli börekten yemek istedim. Yetişemeyince bir ayağımın üzerine doğrulup elimi böreğe uzattım. Dizim bardağa dokunmuş olmalı ki, yeni doldurulmuş çay dizimden aşağı döküldü. Bir çığlık attım. Annem hemen ponponlu çorabımı bacağımdan sıyırıp çıkardı. Feryat figan ağlıyordum. Önce diş macunu sürdü annem. Daha çok yanmaya başladı. Yengem yoğurt sürmesini söyledi. Buzdolabından çıkan soğuk yoğurt iyi gelmişti. Sonra kim dedi hatırlamıyorum hamur yapıp yanık yere sıvadı annem. Olmadı bir süre sonra onu da çıkardı. Mübarek hamur, yoğurt ve diş macunu gibi kolayca çıkmadı da. Hepsinde ayrı ayrı canım yandı. Hiç kimsenin aklına hastaneye götürmek gelmiyordu. En sonunda annem evleri yanan ve o arada kendi de zarar gören Hayriye Teyzeye gitti. Ondan aldığı yanık merheminden sürdü. O bayram evden hiç çıkamadım. Annemin balkona koyduğu sandalyeye oturup, sokaktan geçen ponpon çorapları seyrettim…

13/09/12

ELÂ TAŞKIN

 

Posted in Ela Taskin, Genel
Leave a comment