CAMGÜZELİ

CAM GÜZELİ
Eli yanağına dayalı bir kadın. Ruhu daralmış.Hüznü gözlerinde değil, beyaz saçlarında. Geniş alnı, bakışlarını büyüten gözlükleri, tombul gerdanında kaybolmuş çenesiyle rehavete bürünmüş.Yürüyemeyecek kadar şişman olduğu için, köşesinde oturup, gelen geçeni, mahalleliyi, seyyar satıcıları, esnafı, kedi – köpek çetelerini seyrediyor. Uyukluyor bazen.

Pencerenin kenarına dizili cam güzelleriyle konuşmaya başladı. Omuzundaki yavru kediyle. Sehpanın üzerindeki elmaları paylaşacak kimsesi yok. Yaz rüzgârı , yanaklarına dokundu. Simitçinin sesi duyuldu uzaklardan. Toprak dolu leğeni, ve dünyayı taşımaya çalışıyordu iki çocuk. Kafası kazılı oğlanın, el örgüsü kazağı, kemerle sıktırdığı pantolonun içinde, frenk gömleğinin en üst düğmesi gırtlağına dayanmış, daha büyük olan kısa saçlı kız, desenli eteği, kırmızı çorapları ve yırtık naylon ayakkabısıyla gülümsüyor. Karşı Komşusuna el sallayıp,” Alınacak bir şey var mı?” Başını yukarı kaldırarak “Hayır!”

Çocuklarını hatırladı onları görünce. Vefasız ama, evlatları. Köşeden dönüvermelerini, “Anne! seni almaya geldik, ya da sana geldik!” demelerini, saatlerce sohbet etmeyi ne kadar isterdi. Bu hayallerdi onu besleyen, ayakta tutan. Başı önüne düşüp şekerlemeye geçtiğinde, yavru kedi, omuzundan inip camın önünde yürümeye başladı.Yan balkonda eğilen sakız sardunyalar hafif hafif sallanıyordu. Lacivert tüyleri güneşte parıladayan karga demire kondu. Şişman kadını yan gözle süzerek, adım adım yaklaştı. Canhıraş miyavlama sesiyle yerinden sıçrayan ihtiyar; gözlerini açtığında, yavru kedinin karganın pençesinde uzaklaştığını gördü.

Posted in Sare
Leave a comment

DÜĞÜN

DÜĞÜN

Rüzgâr perdeyi havalandırınca mum söndü. Bir kitap düştü raftan. Sayfaları aralandı teker teker. Eteklerini sürüyen mavi tüyler, çalıların arasından hışırdayarak yaklaştı. Başındaki taç, gözüktü önce . Sonra, mavi gövdesi. Sarayın gölgesinde salınarak gezinmeye devam etti. Kuyruğundaki yeşillerin yanında göknar sönük , parlak mavi vücudunun karşısında gece soluk kaldı. Bir sıçrayışla havalanıp, en yakın dala kondu. Başındaki taç, yapraklardan süzülen güneşle ışıldıyordu.

Japon baharı pembe sürgünler vermiş, sümbüller sarhoş edici kokularını yaymaya başlamıştı. Kat kat inen nilüferli havuzun eski taşlarında yürümeye başladı. Kuyruğundaki yaldızlı teleklerin şıkırtısı karıştı suya. Ortadaki heykelin omuzuna konduğunda , yansıyan görüntü kendisi değildi. Kumaşa sarılı Hera’ nın kucağında bembeyaz bir tavuskuşu.Turuncu balıklar oynaşırken, bulandı su. Arkasını döndü. Ağaçlar eğilip, dallarını birbirine geçirmişti. Parlak mavi eteğini başına kaldırıp, öne geriye titreterek sallamaya başladı. Kuşlar, cıvıltılarını yükseltti. Rüzgar, bu güzelliği bulutlara anlattı. Diğer sayfa çevrildiğinde, düğün başlamıştı. Karşı karşıya geldiler. Beyaz tavuskuşu; yelpazesini açmış, kur yapan erkeğin aşkına karşılık verdi. Şarkıları, kitabın son sayfasından bile duyuluyordu.

Posted in Sare
Leave a comment

DİKİŞ MAKİNASI

DİKİŞ MAKİNASI

Feri sönmüş ampulun ışığında küçücük bir oda. Makina başında dikişini bitirmeye uğraşan kadın; ayaklarıyla demir pedalı, bir eliyle kolu idare ederken, diğer eliyle de kumaşı iğnenin altına veriyordu. Gözleri kan çanağına dönmüş, parmaklarının ağrısı dayanılmaz olmuştu. Usulca kalkıp, harı geçmiş sobanın üstündeki çaydanlıktan bardağına ıhlamur doldurdu. Boruda asılı çamaşırların kuruyanlarını katlayıp masanın başına geçti.

Meyva kabukları yığılı tabak, bobin, masura ve renkli ibrişimler, sabun parçasıyla işaretlenmiş kumaşlar, büyük makas, iğne kutusu, rakamları silinmiş mezura üzerinde göz gezdirip, ılık bardağından bir yudum aldı.

Ağrıyan bacaklarını sıvazlayarak tekrar dikişin başına oturdu. Siyah üzerine altınlı desenler çizilmiş”Singer” yazısında elini gezdirdi. İpin gerginliğini kontrol edip, çevirdi kolu. Kırmızı makara sarmaya, zikzaklar çizilmeye, kumaş şekillenmeye devam etti. Pedalı iterken, ritmik ses değişince, ahşap cepten aldığı uzun ağızlı yağdanlıkla demir tekeri ve gövdedeki delikleri yağladı. Gıdasını alan makina, tıkırtıların seyrine kapılarak yeniden coşmaya başlamıştı. Sarhoş kocasının yumruklarıyla sarsılan kapı, ahenkli nağmelerin heyecanını bir anda kesiverdi. İğnenin altına giren parmağından fışkıran kan, hare hare kumaşa yayılıyordu…

Posted in Sare
Leave a comment

SİYAHLI KADIN

SİYAHLI KADIN
Mermer sütunun önünde siyah örtülere bürünmüş bir iskelet. Buruşuk elleri , kumaşın kıvrımlarıyla uyumlu. Bedenini, deve kemiğinden asâsına dayamış, hurma yapraklarından süzülen güneşe kapatmış gözlerini. Bilâl’ in çınlayan sesiyle uyandı. Abayesinin altından bir şişe çıkararak içindekini kollarına sürdü. Damarları fırlamış öd kokan bileklerini göğe doğru kaldırdı. Dudakları kıpırdarken, beyaz mermerdeki ayak izlerine gözlerini dikmişti.

Pâk elbisesinin altından gözüken kademiyle, ıslandı bastığı zemin. Kırmızı sarığı, cübbesinin üzerine dökülen saçları, mütebessim çehresi ve sürmeli gözleriyle çıktı hücre-i saadetinden. Kollarından zemzem damlaları süzülüyordu. Yeşil Kubbe’nin üzerinde beliren Ebabîl kuşları, tiz çığlıklar atarak selâmladılar O’nu. Sevr’ de vazifesini bitiren güvercin, ayrılmadı bir daha. Süzülerek yaklaştı, kondu omzuna.

Çocukların Harem’ e girmesini engelleyen görevli, endişeliydi. Şiddetle yüzüne çarpıldı kapılar. Kapaklandı yere. Adımını her attığında zemin ayaklarından kayıyor, bir türlü Ravza’ ya giremiyordu. Kasıldı boynunun damarları. Yutkunamadı. Kanter içinde fırladı uykusundan.

Deve yavrusu isteyen torunlarına; ” Sırtıma binin, sizi ben gezdireyim.” derken, merhametle bakıyordu onlara. Zemzem bardaklarından çiçek yapan, süslü elbisesiyle övünen, zar zor bir küçüğünü taşıyan, bilmediği halde Kur’an okuyor gözüken, kovalamaca oynayan, büyüğünün gözlerini takip eden, ıslak zeminde kayan, yediğiyle diğerini özendiren , mermerlerin üstünde yuvarlanan, birbirini çekiştiren, siyahlar içinde annesini karıştıran, kaybolmuş çığlık çığlığa ağlayan, kefenlenmiş namazını bekleyen kanatsız melekler…

Tozu dumana katarak gelen dört atlı, mescidin kapısında durdu. Beyaz elbiseleri, gözlerini açıkta bırakan türbanlarıyla girdiler huzura. Yüzlerini açtılar birer birer. En önde, ikinin ikincisi*. Sonra, şeytanın karşılaşmaktan korkup, yol değiştirdiği. Üçüncü, meleklerin bile hayâsına erişemediği. Sonuncu ise, iki başlı Zülfikâr’ ın sahibi. Selâm verdiler sırayla. Ashabı -ı Suffe’de ilim meclisi kuruldu. Etraflarını çevirdi, âyetler. Aydınlanmaya başladı, bordo şamdanın kolları.

Çölün ortasında yeşillenmiş bir vaha.Kırmızı, mor çiçekler. Secde izleriyle dolmuş alınlar. Ilık bir rüzgâr. Annelerimizin örtüleri uçuşuyor. Hümeyra, gelin olarak girip, ölünceye kadar kaldığı hücresinde ilmiyle âmil. İctihadıyla imamlar, şecaatiyle kahramanlar kadar güçlü. İlk günkü gibi kördüğümle bağlı Efendi’sine. Zehra, lâtif ve leyyin lisanıyla cennet kadınlarının efendisi, babasının göz nûru.

Cebrail A.S’ın göründüğü pencereden pırıltılar yükseliyor. Yaşlı kadın, siyah elbisesini sürüyerek takip etti ayak izlerini. Asâsını her vuruşunda, yayılan öde mest olan melekler dolandılar birbirlerine. Kanat sesleri duyuldu. Üst üste yığıldılar semaya kadar. Yeşil demirlerin önünde durdu kadın. Yerinden fırlayacak gibi atan kalbini dinledi. Zikrediyordu. Yıldızlarla çevrili hilyeden, biri kaydı avucuna. Köşede asılı kûfi yazıda “Allah ve melekleri , O’ na selâm ederler.” âyetini okudu. Duvarları çevreleyen altın yazıları, mavi çinileri okşadı gözleriyle.

Bilâl’in eli kulağında. Akşam ezanı yükseldi şerefelerden. Sultan-ü’l Enbiya imamette. Açıldı semanın katları. Önce rahmet indi , sonra yüz yirmi dört bin peygamber. Uhud şehitleri hazır. Siyahlı kadın da. Cebrail ve Mikâil kanatlarını gerdi. Müminler, kıyamda. Mubarek Kademi-i Pâk’ının izleri kurumadı halâ. Melekler, gıptayla seyrediyor…

*Tevbe Sûresi:40-İbni Kesir; Eğer siz ona yardım etmezseniz; doğrusu Allah, ona yardım etmişti. Hani kafirler onu çıkarmışlardı da, o ikinin ikinicisydi. Hani onlar mağarada idiler ve hani o, arkadaşına; üzülme, Allah bizimledir, diyordu.

Sare Çizmecioğlu

.

Posted in Genel, Sare
Leave a comment

CEVİZ AĞACI

 

CEVİZ AĞACI

 

‘ Eyvah’ nidası yankılandı. Gök gürültüsünden daha şiddetli bir gümbürtüyle sarsıldı toprak. Ağaçtan iki kuş havalandı. Yerden yükselen ses dalga dalga avluya yayılınca  duyanlar önce irkildiler, sonra ellerindeki işleri bırakıp koşuştular.  Annem kapının önünde, dizlerinin üzerine bıraktı kendini. Çiçekli yemenisi omuzlarına kaydı. Sabah fısıldamalarını duymuştum. ‘Bu yemeni sana çok yakışıyor’ demişti babam, benimse yüzüm kızarmıştı.  Onları dinlediğim anlaşılmasın diye sahanlığa kaçmıştım. Bastığım yer hala titriyor ama ben kımıldayamıyorum. Yağmurun kabarttığı gübre kokusu sarıyor etrafımı. İlk defa midem bulanıyor. ‘Şıp şıp’ damlayan çeşmeye bakıyorum.

Babamla cevizin dibinde oturuyoruz.  Ellerim ellerinde. Nasırlarını parmaklarımla okşuyorum, o da beni kadife bakışlarıyla. ‘Ne kadar
da küçükler’ diyor. Tütün kokan nefesi esiyor yüzüme. Bir sümüklüböcek ağır ağır iniyor  yukardan. Epeyce uzakta. Küçücük başını sağa sola sallarken kaymaya başlıyor ve babamın sırtına
tutununca kabuğunun içine saklanıyor. Kıkırdıyorum. Omzundan
sakince alıp toprağa bırakıyor. Hayvanın başı hala içerde.  ‘Ceviz bu’ diyor, ‘Dalından kaymamak zor.’ ‘Sen kaymıyorsun ama!’ 
Parmaklarıyla burnumu sıkar gibi yaparken  ‘Topladığım cevizden
yedin mi bari?’ diye soruyor. ‘Hayır’ dememek için konuyu
değiştiriyorum.

Çeşme damlıyor hala. Havalanan kuşun biri kenarına konup gagasına doldurduğu suyla kanadını yıkıyor. ‘Şıp şıp’ sesin ahengi bozuluyor. Kuvvetli bir rüzgâr esince birkaç yeşil yaprak düşüyor ağaçtan babamı kaldırdıkları yere. Annemin çiçekli yemenisi ayaklarıma dolanıyor.

 

 

Posted in Aysun, Genel
Leave a comment