Doğu Ekspresi

Doğu Ekspresi

Telefondaki  memur,  yemin etme noktasına gelmiş, ’’ Bu defa kesin ,tehir yok’’ demişti. Montum elime tutuşturuldu-treni evde beklerken kanepede uyuya kalmıştım.’’Geliyor mu?’’,’’Evet gidiyoruz acele et’’,’’Hele Şükür’’.

Bizimkilerin telaşı görülmeye değerdi; sanki dört saattir bekleyenler onlar değilmiş gibi, elleri ayaklarına dolandı. Annem saçlarının bukleleri bozulmasın diye evden çıkacağı son ana kadar bigudilerini açmamaya niyetlenmesine rağmen doksanıncı dakikaya kadar ancak dayanabilmişti. Bir türlü gelmeyen hareket saati yüzünden mutfaktan çıkamayıp, bekledikçe acıkanları doyurmaya uğraşıyordu. Telefon kapanır kapanmaz, birkaç parça bulaşık hızla yıkanıp sepete  konuldu. Televizyonun fişi çekildi. Dışarıdan su vanası kapatıldı. Taksi çağrıldı. Valizler gözümüzün önünden kalkıp bagaja girmişti ya gerisi kolaydı. Hepimizde yola çıkmış olmanın verdiği bir rahatlama ve sevinç  vardı.  Anneme  bakıp ‘’ Akşam örükleriyle yatıp, sabah  açmış kızlara dönmüşsün ‘’dedim,  gülüştük.

Biz taksideyken trenin iki saat daha tehir yaptığı  haberi ulaşmış istasyona. Moraller yine bozuldu. İstasyon memuruna düşmanca bir bakış fırlattım, bütün suç ondaymış gibi.

Bekleme salonuna yöneldik. Erzurum gar binası oldukça eski, tarihi bir yapıydı. İstasyona değil de kongre binasına girdiğinizi sanırdınız. Resmi bir havası vardı. Mavi,  parlak boya üzerine beyaz    ‘’Türkiye İş Bankası’’ yazılı bankları görene kadar gürültü yapılmaması gerektiğini düşünüyordum. Bankların üzerinde uyuyan birileri  vardı. Onların treni de tehirli galiba, dedim- meğer hepimiz aynı trenin yolcularıymışız. Duvarda, oldukça yükseğe asılmış , daire şeklindeki, büyük, beyaz saatle  birlikte saniyeleri saydım.Bir, iki, üç, dört….altmış, bir,iki.. Bu çok gereksiz bir işti, ama yapacak daha önemli bir işim yoktu. Dakikalar sonra gıptayla baktım adama; hiç olmazsa bir şey yapıyordu. Aniden salonda bir  hareketlenme oldu; ‘’Tren geliyor!’’ .  Adamı öpecektim nerdeyse. Valizleri  çek çek yardımıyla dışarı taşıdık. Annem, sağ olsun abartır yol hazırlıklarını. Sadece yiyeceklerimiz bile iki koli olmuştu.

Uzaktan trenin düdüğü duyuldu. Bütün yolcular aynı yöne kilitlenmiş kıpırtısız bekliyordu. Öyle sevinçliydim ki, istasyon memurunu çoktan affetmiştim. Kapkara dumanlar içinde Doğu Ekspresi bir fener alayı neşesiyle geliyordu. Kardeşimle  vagonları saymaya başladık; …yedi, sekiz, of dokuz, on, on bir. Tam on bir vagon, boşuna gecikmemiş bu tren. Lokomotif öyle uzakta durdu ki çok merak ettiğim makinisti görme ihtimalim sıfıra indi. Bizim biletimiz onuncu vagondaki bayanlar kompartımanınaydı. Trenin tekerleklerine takıldı gözüm;  dağların arasından geçerken raydan çıkar mıydı? Saatlerdir yolda olan makinist   tünelde ya uyuya kalırsa ya da ne bileyim yanındakiyle konuşmaya dalıp karşıdan gelen treni beklemeyi  unutursa?  Besmele çekip demir merdivenleri tırmandım. Daracık mavi koridorda ilerledik. Bütün kapılar açıktı, herkes valizlerini yerleştirme telaşına düşmüştü. Daha yeni oturulmuştu ki’’Güm’’ diye bir ses çıktı. Çarpışmanın  şiddetiyle olduğumuz yerde zıpladık. ‘’Ne oluyor?’’ diye bağırdım. Lokomotif değişmiş. Rahatladım  doğrusu; öyleyse  makinist de değişmiştir .

Hareket düdüğü çaldı.  Koridorda boylu boyuna uzanan kaloriferin üzerine çıktık kardeşimle, başımızı camdan uzatıp önce babamıza el salladık, sonra da tanıyıp tanımayalım herkese. Camlar yarıya kadar açılıyordu,  emniyetli olmasa da eğlenceliydi. ’’Bu hızla gidersek bir haftadan önce Ankara’ya varamayız’’,diyordum ki tren hızlandı. İstasyon binası gerilerde kaldı. Arkamızda tek bir vagon vardı, bu yüzden hep ileriye bakıyorduk. Yüzümüze hava öyle  çarpıyordu ki, gözlerimizi açamıyorduk. Yanaklarımız titreşimli telefonlar gibi sarsılıyordu. Lokomotifi görebilmek için çok çabaladım. Raylar hafif bir kavis yaptığında  sevinçle bağırıyordum; ‘’Trenin başını gördüm’’. En zevklisi de onu tünele girerken izlemekti. Koca dağ ağzını açmış, treni yutuyordu. Bazen tünelden çıkışını da görür, dağı nasıl delmişler diye hayret ederdim. Tünele girmeden önce camı hemen kapatırdık- açık kalırsa hırsızlar, katiller, teröristler kötü olan her şey içeri girebilirdi. On, dokuz, sekiz… derken tünele girdik. Trenin ışıkları yanıyormuş meğer, birbirimizi kaybedip de  yeniden bulmuş gibi sevindik. Camımız kapalı olduğu için emniyetteydik, ama o da ne? Baştan üçüncü  açık kalmış. Kulaklarımızı kapatıp kompartımana  kaçtık. Tünelden çıkar çıkmaz da koşup camı kapattık.

Restoran vagonunu görmek için can atıyordum. Kondüktör önde biz arkada vagonları bir bir geçtik. Aralardaki bağlantı yerleri görülmeye değerdi. Birbiri üzerinde gidip gelen metal plakalardan atlayarak  geçerken nefesimizi tutup, sonrasında derin bir oh çektik. Bazı kompartımanlarda  sofralar hazırlanmış, tandır ekmekleri masaya yayılmıştı, bazılarında da salıncak kurulmuştu. Fosur fosur içilen sigaralardan herkes nasipleniyordu. Restoranda beyaz örtülü masalar ve üzerinde  küçük  cam vazo içinde plastik çiçekler vardı. Adı çıkmıştı bir kere, restoranda yiyilip içilmez, pahalıdır muhakkak. Bu yüzden boş denecek kadar sakindi, gelenler de termoslarına sıcak su doldurup döndüler.

Akşam güneşi kompartımanımıza doldu. Çocuklarımla,  sürülerini otlatıp köyünün yolunu tutan  küçük çobanlara el   salladık. Çamaşırları ve lastik ayakkabılarıyla akarsuya atlayan çocuklar gördük. Saman balyalarının arasından bir yılan başını uzattı. Şahlanmış bir at siyah, dev  bir kayaya dönüştü. Hemen arkasından bir kurdun karnı yarılıp keçi yavruları kurtarıldıktan sonra içine taş doldurulup tekrar dikildi. Tren tünele girdi. Işıklar yandı. Film arası.

Elif

Posted in Elif, Genel. Tags: . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>