Ortanca Çocuk

Hazırlıksız çıkılan bir yolculukta beni rahatlatan tek şey eşimin iş programının dolu olmasıydı. Yoksa en yumuşak mizaca sahip bir adamın dahi, yoğun iş temposundan kıt kanaat ayırdığı vakti, “acaba şimdi nereye gitsek” soruları ile doldurmak tehlikeyi göze almak olurdu.

Batı memleketlerinden birkaçını rehberlerin kısıtlı dünyasından değil de, sokak aralarından, bit pazarlarından geçerek gezip görmüş biri olarak, kendimi doğuda ne aradığımı merak ederken bulmadım. Benimkisi ziyadesiyle vizesiz yolculuk fırsatı bulmuş bir insanın oburlukla etrafa bakınmasından öte değildi.

Hiç vize alma sıkıntısı yaşadınız mı? İlk vizemi iş seyahati için alacaktım. Herkes gibi benim için de şirketten başvurusu yapıldığı halde, konsolosluğa çağrılıp dil imtihanından geçen tek çalışandım. Çok iyi hatırlıyorum, Alman Konsolosluğunun önünde kaldırımda yalnız bırakılmış ağacı. Birkaç kez daha gitmiştim sonradan. Öğlene doğru artan güneşin yakıcı sıcaklarında, o, tek, kurumuş, ince ağacın gölgesi ne büyük olurdu bekleyenler için. Anneler dua ederdi, “İyi ki vardı bu ağaç”. Kimse dakik ve düzenli Almanya’nın kendi sınırı dışında niye bu kadar bozuk bir randevu sistemi ile çalıştığını sorgulamazdı. Olsun, ağacın gölgesi yeterdi. Cahilliğimiz, istenmezliğimiz daha havaalanında başlar, kontrol üstüne kontrolle devam ederdi. 7-8 yıldır gitmedim, acaba hala kırılmış turşu kavanozları, çemenler, çuvallar içinden
sarkan sucuklar var mı gurbetçilerin bavullarından taşan. Sanmıyorum. Artık göç tersine döndü diyorlar. En azından Türkçesi bozuk pop yıldızlarımız var biliyorum.

Bir seyahatimizi İstanbul plakalı, adını “domates” koyduğumuz kırmızı arabamızla yapmıştık. Karayolculukları uzun ve yorucudur. Ama metropolde yaşayan bizim gibi aileler için o iki metre karelik alan bir saadet yuvasıdır. Herkes aynı yerdedir. Arabaya çöplerin atıldığı serbest zamanlardır.  Plakamızı görüp,  Alman kız arkadaşının yanında bize nereden geldiğimizi sorarak “Sie kommen aus der Türkei, İstanbul!” diyerek gururlanan gence neredeyse lastiğimizin havasını verecek kadar duygusallaşmıştık o yolculukta.

Yine o gezimizde İsviçre’nin St.Gotthard Base Tüneline girmeyip direksiyonu şeytan köprüsüne çevirdiğimizde Napolyon’un ordusuna rastlayacağımızı bilmiyorduk. Sarp kayalıklar ağustos ortasında halen karla kaplıydı. Gölü ve kayalıkları yararak ilerleyen yol her daim savaş halinde olmalıydı. İsviçre’nin kıvrımlı dağ yolları İtalya’nın iki şeritli düz yolları gibi değildir. Yol bir anda boşluğa düşer, onu kolonlar yakalar, hafifçe doğrulur ve tekrar yamaca tutunur. Bir yandan bisikletlilere yol verir bir yandan da manzarayı yakalamaya çalışırsınız.

Güneyden kuzeye yaptığımız bu yolculuklarda genelde gezilecek durakları önceden seçer, aralarda yol alırdık. Bizim için varılması gereken bir otel olmadığı için de şansımıza ne çıkarsa orada konaklardık. Güneyde en iyi otellerde hep en uygun fiyatlarla kalırdık, malum pazarlıksız olmazdı. Eşimin yarı fiyatı teklif edişinin şokunu atlatamayan Avrupalılar genelde söylenileni kabul ederlerdi. Ama kuzeye gittikçe durum değişirdi. İklimle birlikte her şey daha ciddiydi. Kurallar, planlar belliydi. Bir keresinde muayene için gittiğimiz doktora Türkiye’ye gelmesini tavsiye etmiştik. Bize üç yıl sonra gelebileceğini, sonraki iki yıl için tatil planlarını yaptığını söylemişti. Oysa bu olayın geçtiği Almanya bile İsveç ve Norveç’ten daha şarklı kalıyordu. İtalya’da  lüks bir otele ödediğimiz fiyatın en az üç katını, Norveç’te zorla bulabildiğimiz bir pansiyon odasına vermiş, eski usul köy odası gibi ancak dip dibe sıralanarak geceyi geçirmiştik. Sabahın ilk ışıkları ile kalkamamıştık ama güzel bir köy havasını içimize çekerek kahvaltımızı yapmıştık. Her şey çok sade görünüyordu. Emek verilerek özenli ellerden çıkmış bahçeler, birbirini yok etmeyen duvarlar.

Burada güneydeki gibi değil insanlar, birkaç dil konuşurlar. Sizin kültürünüz onların kültür anlayışını yaralamadığı sürece desteklenir. Bilinmeyen kuralları bozmadan, özgür hapishanelerde yaşanır. Danimarka gibi bir ülkede masalsı yaşamların devam etmesi için soyluların bir kısmı yaşadıkları şatoların bazı bölümlerini ticarethaneye dönüştürmüşlerdir. Bu uzak ülkelerin çocukları, üçüncü dünya ülkelerinin hastalıkları ile uğraşmasın diye kontun “Safari Parkı”nda develer, gergedanlar, kaplanlarla buluşturulurlar. Limon ağacı bile önce Madagaskar’a gönderilir Akdeniz’den. Yavaş yavaş köleleştirilir, iklime ayak uydurunca taşınır Kuzey Avrupa’ya. Çocukluğunda yasemin ve limon çiçeklerinin baş döndürücü kokuları arasında oyun oynamış biri olarak, bu bahçelerin içinde eksik bir uzuvla dolaşmıştım.

Norveç’te ne fiyortları ne de kuzey ışıklarını gördüm. Caddeleri birbirine bağlanmış, soğuğu hissetmeden yaşamını sürdüren müreffeh bir topluluk vardı. Kalın botlar, kar desenli kazaklar, geyiklerle süslü mağazalardaydı. Gittiğim yerlerde beni en çok işlevsel icatlar etkiler. Viking Müze’sine gitmeye çalıştığımız feribotta, bozuk para makinesi, onu tutan kalın parmaklardan daha fazla ilgimi çekmişti. Zaman kazandırıcı, düzenli, hataya olanak vermeyen. Batılıların kınadığımız materyalist yaklaşımlarına hayran da kalmıyor muyuz? Oysa  tartıda hile yapanlara ne olduğunu unuttuk mu?

Bütün bu batı tecrübem, doğuya yaptığım bu seyahate hazırlıkmış aslında. Japonya’ya gidişimiz sıcak Ramazan günlerine denk geldi. Çocuklara “ekonomi” kendimize “business” koltuklar aldık. Onlar nasılsa küçüktü, koltuklara sığarlardı, bitmeyen enerjileri de yorulmalarına imkan sağlamazdı. Olmadı, eşim sabredemedi, önce oğlum, sonra kızım öne bizse arka tarafa geçtik. İncecik Japonların dahi dik oturduğu bu koltukta nefesimizi tutarak 9 saat  daha yolculuk yaptık. Ertesi gün ne oruca halimiz kaldı ne de gezmeye. Küçücük adadan dünyaya hükmeden Japonlar daha uçaktayken ekonomi koltuğu ile kendilerini hissettiriyorlardı. Oysa daha üç hafta evvel Suudi Arabistan’a gitmiş, normal koltuklarda yayılarak yolculuk yapmıştık. Araplar her şeyin büyüğüne sahip olmayı seviyordu muhtemelen. Büyük arabalar, büyük evler, büyük yollar. Oysa Japonya’da yollar tam ihtiyaca göreydi, bazen bir kaç katlı ranza şeklinde üst üste caddeler. Yer altını saran metro ağları. Genişlik insanlarla sağlanıyordu.

Gökdelenler, ödüllü yapılar, tüm bu büyük binaların içinde bizi takip eden ağustos böcekleri, durmadan şarkı söylüyorlardı. Dantelli örtülerle kaplı taksi koltuğunda sizi götüren şoför en az dedeniz yaşında. Japonların son zamanlarda şikayet ettikleri gençlerini, bir pazar günü teknoloji semti olan Akihabara’da bulduk. Pazar günleri Avrupa’da sessizliğe gömülen mağazalar burada cıvıl cıvıl. Gençler teknoloji ile dinleniyor. Ama ağustos böceklerini orada bulamadık. Ertesi gün ziyaret ettiğimiz sarayda dahi yoktular. Kendisini insan ilan eden ilk kişiydi belki Japon imparatoru. Bahçesinde kendimizle hesaplaşmak zorunda kaldığımız bir sessizlikle yakaladı bizi. Toprağın sesini, yaprakların şarkısını dinletti.

Budist tapınağındaki çıngıraklar, Şinto tapınağının nilüferleri, kimonolardaki desenlere karıştılar.  Avrupa’nın Japonya’ya yetişmesi için kat edeceği çok yolu var. Bizse ortanca çocuğuz, ne doğulu ne batılı. Bütün dinlerin tanrıları Japonya’da yer buluyor. Benim Tanrım nerede?

Songül Koç  / 22 Şubat 2012

About songul

Okumayı öğrenmek için yazmayı öğrenen biriyim.
Posted in Genel, Songül. Tags: . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>