MAVİ ŞEHİR*

MAVİ ŞEHİR*
Şah damarına indi keskin darbe! Başlar titreyerek bedenlerden ayrılıp kelleler tütsülenmek üzere taş ocaklara atıldı. Hayvan, ayağına atılan çizikten üflenerek şişiriliyor, deri tabaka tek hamleyle yağlı gövdeden sıyrılıyordu.Yığılmış postların arasındaki meraklı çocuklardan küçük olanı, gözlerini eliyle kapatıp arasından bakıyor, kimi boynuzundan tuttuğu kafayı sürüklüyor, kimi de parmaklarıyla burnunu tıkıyordu.

Gün doğmuş, kabaran toprak yığınından başını çıkaran köstebek gözlerini Zühre’den alamamıştı. Yaşlı kadın her gün; pençe ve şaman motifli kilimin üzerinde oturup mavi çerçeveli camdan dışarıyı seyreder, ipe kadife çiçekleri dizerdi. Boynuna doladığı uzun tesbihin ucu; yamuk, tırnakları kararmış, buruşuk ellerindeydi. Yılan ağacından yapılmış kızıl taneler sıcak avuçlarında çekilmekten kahverengiye dönmüştü. Gözleri kapalı, birşeyler okur, sallanır, birşeyler çeker, büzüşmüş dudakları birşeyler söyler; bazen hiddetle, bazen sakin, havaya doğru üfürür ve yine kendi kendine birşeyler konuşurdu. Zilhiccenin hilali, gün ağarmasına rağmen görünüyordu. Bahtiyardı yaşlı kadın. ” Ya Rabbi! İbrahim’e verdiğin kurban gibi bana da ver! Habil’inki gibi kabul et benimkini de!”

Dağların eteğine kurulmuş bu küçük şehir gökyüzünün devamıydı. Her sokak, deniz gibi derinlere çekerken, mavi evler güneş ışığıyla titreşerek beyaza dönerdi. Duvarlar, kemerli kapılar, pencere demirleri, basamaklar, kaktüs çiçekleri, kelebekler, gölgelik, hamam, tokmak, çerçeve, akla gelen her şey maviydi. Hatta insanların elbiseleri, kadınların örtüleri bile. Kumaş tentelerin altında zülüflü kilimler, deve püskülleri, yün battaniyeler, kakma gülepdanlar, çuvallardan taşan toz boyalar, ağır kokulu deri çantalar satışa sunulur, güzel gözlü eşeklerin tıkırtıları mahalleleri dolaşır, onların ne sattığını bilen ahali dünyanın en çirkin sesli satıcısına kulak kabartırdı. Kukulatalı adamların, kına motifli ellerin, keneli merkeplerin akisleri aynalarda, geceleri basamaklara dizilen fenerlerin gölgeleriyse lacivert duvarlarda oynaşırdı.

Şimşekler çakınca damarları belirdi gökyüzünün. Mavi şehre yağmur inerken çoban yıldızı hala dönmekteydi. Yaşlı kadın o gün de almaşık döşeli, keskin kokulu, turuncu kadife çiçeklerinden titrek elleriyle bir demet dizdi. Usulca yerden kuvvet alarak doğruldu. Ağırdı kamburu. Bir adım attı, sürüdü ayağının diğerini. Sağ elinde bastonu. Avucundan sarkan kadifeleri; sandığa, önceden dizdiklerinin yanına koymaya niyetliydi. Bu demetlerden en güzeli kınalı koçunun boynuna takılacaktı. Kaldırmaya takati yoktu ayağını. Kilimin püsküllerine takılıp düştü. Kalçasının acısı, bütün vücudunu sardı. Çukurlarına kaçmış fersiz gözleri yavaş yavaş küçüldü.

Yağmur dinmiş; ebem kuşağı renklerini, dar sokakları tırmanan merdivenlere, mermer havuzlu avlulara, baharat kokulu dükkanlara, portakal ağacının çiçeklerine yollamıştı. Güneş demir kapıya dokunduğunda halkanın gölgesi düştü ardına. Mavi elbiseli iki kişi ve boynuzlarında kadife çiçekleri sallanan koç, uzun sofraların kurulduğu meydanda durdular. Yaşlı kadın; yamru yumru parmaklarını kurbanın beyaz postunda gezdirdi. Alnında kurban kanı, kınalı avuçları göğe dönük yine birşeyler mırıldanıyordu…

*Fas,Chef

About sare

Üstadım Ali Ural 'Edebiyat kuma kabul etmez 'dese de;resim, hat, edebiyat üçgeninin ortasında kaldım...
Posted in Genel, Sare. Tags: . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>