GÜVERCİN

GÜVERCİN

Görevli, yanımdaki kızın çantasından bir torba kuş yemi alıp çöpe attı. Peçeli kadının kontrolünden geçip ayakkabılarımı çıkardım. Sakladığım şeyi bulamamıştı. Yüksek kemerlerin loş ışığı omuzuma düştü. Alnım yere değdiğinde köklerdeki güce tutunup; benimle aynı, belki daha güçlü, belki daha içten, belki daha makbul seslerin gölgesinde, dudak kıpırtılarından medet umarak, sürmeli gözlere, anlamlı bakışlara, açılan ellere dahil oldum. Asude rüzgara bıraktım kendimi. Bakışların aklımda, her günkü yerimizde bekliyorum. Aylar önce, garpta bir şehirde, pembe ayakların kollarımda gezinmişti. Bu sefer de omzuma konmanı hayal ederek…

İzini sürmek bir parçası oldu oyunun. Işıklar tek tek söndü. Güneş aynı coşkuyla doğarken pırıldayan noktalar; işaretsiz kabirleri, karanlık yüzleri aydınlattı. Sütunlardaki gölgeler, rükudaydı. Herşeyin temizlendiği anda aklanabilmekti isteğim. Pırıltılı örtüleriyle oynayan kız çocuklarını, ağlayan bebekleri, gözyaşıyla ıslanan yüzleri, kınalı avuçları, defnedilmeyi bekleyen mevtaları seyrettim. Kadınlar ön tarafa doğru koştular. Yerdeki halı görünmez olana kadar sıklaştı saflar. Telaşe vardı havada. Tavandaki sürgülü kapak sessizce açıldı. Bulutları gördüm. Ve seni. Karşılaştık yine. İnsanlardan kaçmak şöyle dursun, yanımızda, aramızdasın. Tüylerini kabartışın, gurultulu sesin, sekerek yürümen, boynundaki gerdanlığın, hele gözlerimin içine bakışın.

***

Yola koyulmadan vedalaşıp son kez baktım Habib’in şehrine! Evler, dağ, taş aynı renk. Kalbime baktım. Alaca! Kuru çalıları, çorak tepeleri, sıcak kumları ve O’nun günlerce deve üzerinde katettiği yolu düşünerek ilerledim. Hem hızlı hem yavaş. Çöl alevinde üşüyüp rüzgarsız havada savrulurken karşılaştığım maymunlara çantamdaki elmaları attım. Meskenim olmasa da yakın ve canlı hissettiğim dağlar sol yanımda. Babam gibi. Sığınak gibi. Ayrıldığımızı zannederken, burada da karşıma çıktın. Uzanıp tutuvermek, başını yüzüme sürmek, çantamda sakladığım yemi elimle yedirmek ne hoş olurdu! Uçuşunu, geri dönüp gelişini seyrettim.

Dünyanın en sade mabedine ulaştığımda siyah örtüye sımsıkı yapışmış çekirge dikkatimi çekti. Onun gibi tutunmayı, rüzgar estiğinde taş kısımla örtü arasında kalan boşluğa girebilmeyi istedim. Cennet taşına selam verip, kainatın dönüşüne dahil oldum. Babalarının çıplak omuzlarında uyuyan bebeklere, annelerinin eteklerini çekiştiren çocuklara, iki büklüm yaşlılara, havada dolaşan öd kokusuna meftun yedi kere döndüm. Kartallar da yüksekte dönüyordu. Nereye bakacağımı şaşırmıştım. Beyaz mermerin üzerindeki pervane kanadına gözüm takıldı. Sonraki dönüşlerimde de aradım onu. Sayısız ayak üstünden geçmesine rağmen aynı yerde duruyordu. Hızla gelenlere aldırmadan eğilip aldım. Kırık bir kanat. Şeffaf, desenli, narin…Dönüş devam ediyor. Çantamı aralayıp, dağılmaması için usulca bir yere iliştirdim.

Mısırlı cariyenin koştuğu tepeler, onu ve oğlunu yad eden insanlarla doluydu. Anlaşılamaz bir teslimiyet. Geliş gidişlerimi tamamlamadan kıyama durdu gölgeler. Cetvelle çizilmiş gibi, siyah, beyaz…Bir harfin dahi benzeri getirilemeyeceği ilahi sözler çınlattı ortalığı. Davet etti huzura. Yan yana durduk adaşımla. Dinledikçe ağladı. Kalbime aktı gözyaşları. Sallanarak yürüyen zenci bir bebek geçti önümden. Selam verdikten sonra renkli boncuklarla süslü saçını, esmer yanaklarını, yeni çıkan dişlerini sevdim. Zeytin gözlerini çevreleyen beyazda masumiyeti keşfederek. Bir güvercin tüyü yapıştı tabanıma. Açıktan koyuya, naif, gri bir tüy.

Başımı kaldırdığımda Altın Oluk’un üzerindeydin. Daha da yükseklerde kartallar.” Ya Rabbi! Kıyamete kadar evlatlarımı, torunlarımı buralardan ayırma!” diyen dedemin duasıyım ben. Beytin eteğine girip alnımı mermere dayayınca buluştum Mısırlı cariyeyle. Birimiz toprağın altında, diğeri üstünde. Halil’in hanımları… Çıplak ayakların arasına bir çift el karıştı. Ama kadının baston sesi. “Tık,tık,tık”. Sürünen adam döndü yedi kere. Siyah taş öpülmekten yorgun. Sırlara ortak Beyt’in örtüsüne gömülmüş yüzler.

Vakit geldi. Mabede arkamı dönmeden geri adımlarla çıktım.Tatlı bir uyanış. Sabah kokusu.Yem satan peçeli kızların arasındasın. Çocukluğumun baharlarına gittim yine. Okuldan döndüğümde, babaannemin camında beklerdin. İkinizi bir arada görmek huzur verirdi bana. Zikirle sallanan bir yaşlı ve penceresinde bekleyen güvercin.

Elimdeki çöpleri atmak için kutuya eğildim. Bana bırakılan son işaret oradaydı. Gri bir güvercin tüyü. Uzanıp aldım. Şimdi, pervane kanadı ve diğerleri gibi kitabımın sayfaları arasında…

About sare

Üstadım Ali Ural 'Edebiyat kuma kabul etmez 'dese de;resim, hat, edebiyat üçgeninin ortasında kaldım...
Posted in Genel, Sare. Tags: . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>