TELEFON

15/11/2012
TELEFON
Elektrik telleri üzerinde dizilmiş kuşlar.Göç yolunda dinlenme vakti.Tan yeri ağarırken hafif meltem esintisi perdelerle oynaşıyor, tatlı ferahlığını,bahçedeki lavanta ağacının kokuları ile odamın içine dolduruyordu. İşte tam o anda kuşlar senfonilerine başladı.Perdeyi sonuna kadar açıp güneşin ilk ışıklarını odama buyur ettim.Teller üzerinde kuşların cıvıltılarını dinlerken, parmaklarımı piyanonun tuşlarına yerleştirir gibi pencere pervazına koydum.Gözlerim kapalı notalara bastım.Benim onlara eşlik ettiğimi anladılar mı acaba? Daha bir coşkuyla şakıyorlar.Çat… Oda kapısı…Sabahın ilk ışıklarını göz kapaklarında hissederek, mutlu uyanmak…Şimdi…
İnsanın geleceğini bilememesi ne büyük bir lütuf. Gazetelerin günlük burç yorumlarını okumadan evden çıkanlar ya da yaşam koçluğu yapan astrologlara para saçanlar neden yaşayacağı dakikaları, saatleri hatta günleri önceden bilmek isterler hiçbir anlam veremem. “Beklemek…Zamanla aramızdaki mahrem sohbet. Beklemek hayattır, hayat beklemektir.Beklemek…Düşen birinin bir türlü gelmeyen yere çarpmayı beklemesidir.”(1)Frenleri tutmayan aracın direksiyonunda çarpışma anını beklemek. Dibe vurmak için beklemek, maç bileti için saatlerce kuyrukta beklemek, oltana balığın takılması için beklemek, kekin fırında pişerken kokusunu duyarak beklemek…
-Peki şimdi? Tek başınasın.Aynaya baktın mı hiç? Yüzleşmek neden korkutuyor seni? Hatalarını yüzüne vuracağımdan mı korkuyorsun? “Beni dinleseydin” cümlesini duymak o kadar zor mu?
– Sus artık!
-Susmak! O zaman sen, sen olmazdın. Ben senim, sen de ben.
Sessizlik. Menteşeleri paslanmış kapı gibi düşüncelerimin homurtusu kulak tırmalayıcı, korkunç gürültüler çıkarıyor. Öğlen olmuştu.Üzerimde geceliğim olduğu halde mutfağa girdim.Sucuklu tostun kokusunu içime çekerek bekledim.Oturma odasına geçip, divana oturmadan televizyonu açtım.Kocasını kim, neden öldürmüş.Gözyaşı, çaresizlik,evde bekleyen çocuklar…Kumandayı nereye koymuştum acaba? Yastıkları yere fırlatıp, minderlerin arasını yokladım. Reklamlar. Rahat bir nefes alıp iyice soğumuş olan tostumdan koca bir dilim ısırdım. Sucuğun donmuş yağı sıva gibi damağıma yapışıyordu. Bir ısırık daha aldım. Çaysız olmayacaktı. Mutfağa geçip, ısıtıcının düğmesine bastım. Suyun ısınmasını beklerken dolabı açıp, dün geceden kalmış yarım dilim pastayı tezgahın üzerine koydum.Fincana doldurduğum sıcak suyun içine poşet çayı daldırıp çıkararak demini almasını bekledim.
-Sen de böylesin!
Yine kendi kendime konuşmaya başlamıştım. Yalnızlığım yüreğime saplandı.Bir adım atsam…Oturma odasına doğru bir adım attım.Telefon, ekrandaki “Az Sonra! Büyük Buluşma!” diyen dış sesin oluşturmaya çalıştığı heyecanı bastırarak çalıyordu.
– Şimdi! Yalnızca bir adım ötende…
Her şey içimde çoğalıyor. İçimde çoğalan her şey telefonun ısrarlı çalışlarında boğuluyor. Dilim damağımdaki donmuş yağa yapışmış gibi. Terleyen avucumda eriyor ahize.
-Alo! Alo! Alo!
Beklemek hayattır, hayat beklemek…Şimdi…Yüzleşmek vakti…
(1)Juli Zeh; Alman yazar.’Serbest Düşüş’ kitabından alıntı.

About Emel

İyi yazı yazmak için kaliteli okuyucu olmaya çalışıyorum...
Posted in Genel. Tags: . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>