PONPONLU ÇORAPLAR

Çocukluğum Fatih’te geçti. Dört katlı bir apartmanın en üst katında oturuyorduk. Babam esnaf, annem ev hanımı. Erzincan’ın bir köyünden İstanbul’a geleli bir, iki sene olmuştu. İlkokula o sene başlayacaktım. Okulların tatil olduğu uzun yaz günlerinde, sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra benden iki yaş büyük ağabeyimle sokağa çıkardık. Arkadaşlarımızı da hep sokakta bulurduk. Ağabeyim biraz yanımda durur, sonra bana “Evin önünden bir yere ayrılma” diyerek arka mahalleye arkadaşlarıyla top oynamaya giderdi.

Öğle yemeğine eve gitmezdim, çünkü annem bir daha dışarı çıkmama izin vermezdi. Bu sebeple annemin, salça ya da margarin sürdüğü bir dilim ekmeği almak üzere, arkadaşımla evin kapısında beklerdim. Annem arkadaşımla geldiğimi görünce hemen bir dilim de onun için hazırlar, “Apartmanın girişine oturun öyle yiyin” diye tembih ederdi; başka çocukların canı çekmesin. Ketçabı bilmiyorduk. Kavanozdaki çikolatayı Almanya’daki halamlar izine geldikleri zaman görmüştüm. Başka bir sürü şeker, çikolata da getirmişlerdi. Hepsinin tadı çok güzeldi! O zamanlar çikolatanın sadece Almanya’da olduğunu zannederdim.

O yıllarda sokaklar çocuklarındı. Yoldan, oyunumuzu bozan bir arabanın geçtiğini hiç hatırlamıyorum. İp atlar, yakan top, istop, körebe, aç kapıyı bezirgan başı, menekşe mendilin düşe, saklambaç, uzun eşek oynardık. Büyük çocuklar, oyunlarına küçükleri de alırlardı. Bütün gün dışarıda olmaktan hiç yorulmazdık; sokağı seviyorduk. Fazla gürültü yaptığımızda bitişik apartmanda oturan Makbule Teyze cama çıkıp bize, “Yeter artık gürültü yapmayın, başım ağrıdı, sizin eviniz yok mu, ananız, babanız yok mu” diye bağırırdı. Bunu duyan bir anne, “Çocuklar bizim kapının önünde oynayın”, diye seslenirdi. Makbule Teyze, genç anne ile kavga etmeyi göze alamaz, bir müddet sonra içeri girip penceresini kapatırdı.

Akşam ezanı okununca eve gitmek zorundaydık. Giderken “ Evli evine, köylü köyüne, evi olmayan sıçan deliğine” tekerlemesini söylerdik. Arkadaşlarım akşam yemeğinden sonra da sokaktaydı. Bazen anneleri de beraber çıkar komşu kadınlarla kaldırımın kenarına oturup çekirdek çitlerlerdi. Ben bundan sonrasına balkondan katılırdım.

Bir gün yan apartmanda oturan Sevil Teyze’nin kızı Sevinç’i yeni çoraplarıyla gördüm. Dize kadar gelen, beyaz, yanlarında iki küçük ponponu olan çoraplar. Yürüdükçe ponponlar yerinde durmuyor, sağa, sola, yukarı, aşağı hopluyordu. Hele sek sek oynarken, o ponponlar başımı döndürmüştü. Eve gittiğimde anneme ben de o çoraplardan istiyorum diye tutturdum. “Tamam kızım babana söyleriz alır” dedi. Annem, kaybolurum endişesiyle, tek başına çarşıya pazara çıkmaya korkardı. Yiyeceğimizi, içeceğimizi, giyeceğimizi babam getirirdi. İlk gençlik yıllarıma kadar, bir mağazaya gidip kıyafet beğendiğimi hatırlamıyorum. Babamın iyi bir gözü vardı. Getirdiği hiçbir kıyafet bize küçük gelmezdi. Daima bir numara büyük alırdı ve bir numara küçülene kadar giyerdik. Ayakkabı da buna dahil. Hatta büyükler
ayağımızın çok büyümesinin iyi olmadığını söylerlerdi, sıkan ayakkabıları
giyelim diye.

Babam ponponlu çorapların nerede satıldığını bilmiyormuş. Bize giyecek bir şey alırken albenili olmasına değil dayanıklı olmasına hep dikkat etmiştir. Kıyafetlerimizi ve ayakkabılarımızı son derece özenli kullanır, yıpratmazdık. Ama ağabeyimin ayakkabıları bunun dışındaydı. O yıllarda spor ayakkabı herkesin ayağında yoktu; erkek çocuklar futbolu günlük ayakkabılarıyla oynardı. Zaten bir çift ayakkabımız olurdu. Sokakta da, gezmede de aynı ayakkabıyı giyerdik. Babamın, ağabeyimi ayakkabıları yırtılmasın diye, top oynama, diye tembihlediğini hatırlıyorum. Ama o arkadaşlarıyla bir araya geldiğinde muhakkak oyuna girerdi. Tek derdi babama yakalanmamaktı. Bu sebepten arka mahallede oynardı. Bazen istediğim bir şeyi yapmadığında onu tehdit ederdim; top oynadığını babama söyleyeceğim diye. Ayakkabıların burnunun yıpranmasından babam olanları anlardı.

Arife günü, babam bayramlıklarımızı getirdiğinde benim sevincime diyecek yoktu. Aramış, taramış ponponlu çorapları bulmuştu. O gece bayramlık elbisem, kırmızı ayakkabılarım ve beyaz ponponlu çoraplarım yatağımın başucunda uyudum. Bayram sabahı annem, babam namazdan gelmeden bayramlıklarımızı giydirmiş, kahvaltıyı hazırlamıştı. Ben ponponları hoplatmak için bir dakika yerime oturmuyordum.

Amcamlar da geldi kahvaltıya. Evde on iki kişilik yemek masası vardı fakat biz yemeklerimizi her zaman yer sofrasında yerdik. Herkesin önüne servis tabağı konduğu günler değildi. Hepimiz ne varsa ortadan yiyorduk. Annemin bir gün önce açtığı, sabah da sıcak olsun diye ısıttığı cevizli börekten yemek istedim. Yetişemeyince bir ayağımın üzerine doğrulup elimi böreğe uzattım. Dizim bardağa dokunmuş olmalı ki, yeni doldurulmuş çay dizimden aşağı döküldü. Bir çığlık attım. Annem hemen ponponlu çorabımı bacağımdan sıyırıp çıkardı. Feryat figan ağlıyordum. Önce diş macunu sürdü annem. Daha çok yanmaya başladı. Yengem yoğurt sürmesini söyledi. Buzdolabından çıkan soğuk yoğurt iyi gelmişti. Sonra kim dedi hatırlamıyorum hamur yapıp yanık yere sıvadı annem. Olmadı bir süre sonra onu da çıkardı. Mübarek hamur, yoğurt ve diş macunu gibi kolayca çıkmadı da. Hepsinde ayrı ayrı canım yandı. Hiç kimsenin aklına hastaneye götürmek gelmiyordu. En sonunda annem evleri yanan ve o arada kendi de zarar gören Hayriye Teyzeye gitti. Ondan aldığı yanık merheminden sürdü. O bayram evden hiç çıkamadım. Annemin balkona koyduğu sandalyeye oturup, sokaktan geçen ponpon çorapları seyrettim…

13/09/12

ELÂ TAŞKIN

 

About Elâ

Hayat kısa, hikaye uzun, yolculuk keyifli. Edebiyat için gayret bizden, tevfik Allah'tan.
Posted in Ela Taskin, Genel. Tags: . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>