KARAMELLİ DONDURMA

Heyecanla kumun üzerine şekiller çiziyor, karmaşık işlemin sonucunu arıyordu. Yaklaştığımda biraz tanıdık geldi.  Alnındaki çizgiler uzamış, kaşlarının üstüne yığılıyordu. Parmakları yaşlılıktan kıvrılsa da gözleri aynı ateşle parlıyordu. Onu tanımıştım. Daha dün Sirakuza sokaklarında çırılçıplak  “Buldum, buldum!” diye bağırarak koşan deliydi. Ne zaman yaşlanmıştı?  Bize yaklaşan Romalı askerleri görünce bir an duraksadım. Kulağına eğilip “Seni öldürecekler. Kaç.” Diye fısıldadım. Gözlerini yerden ayırmadan kaşlarını çattı. “Zamanımız yok” diyerek kolundan çekiştirdim. Eşimin beni çağıran sesini duyduğumda yağmur başlamış, dondurmam bitmişti. Hızla elindeki külahı aldım. Karamel tadı ağzıma yayılırken kan kokusu burnumu doldurdu. Miğferin altından kızgınlıkla bakan Marcellus’un askeri “Sen kimsin!” diye bağırdı. Biri kanlı mızrağını kaldırdı. Diğeri üzerime yürürken nal sesleri meydanda yankılandı. Havalanan toprak rakamları sildi. Yerdeki kanlar çamur oldu. Ölümle yüz yüze gelmişken yağmur damlalarını yüzümde hissettim. Eşim dondurmasını geri alıp arabaya yönelmişti. Tüm turistler kahvelere ve sundurmaların altına sığındığında hızla peşinden koşturdum.

Yağmur Catania’ya kadar bizimle beraberdi. Kiralık arabamızı bulduğumuz ilk parka bırakıp şehir merkezine indik. Rengârenk boyanmış tekerlekli tren, çocuk ruhlu turistleri, üstü açık otobüs ise çocukluğunu unutmuş zavallıları bekliyordu. Şehrin meydanlarını, kiliselerini, sokaklarını, filli çeşmesini ve en önemlisi lav taşlarından yapılmış kara binalarını trenin camından seyrettim. Akşamüzeri Etna ‘ya doğru yol alırken sürülmemiş topraktan fışkıran renkler, düzensiz ve asiydi. Kırlar sarı ve turuncuya boyanmış, mor salkımlar tepelere yürümüştü. Tanrıların ateşini saklayan Etna, Vulcanus’un dökümhanesi, zirvesindeki karlar ve kraterinden süzülen dumanlarıyla gökyüzüne resim çizen çocuk kadar masum.  Bahar sıcağında keten elbiselerimle karlar üstünde yürüdüm. Şortlarının üstüne kar tulumu giyen gençler kızaklarıyla tepeye tırmandılar. Etna’nın sinirlendikçe üflediği kurum karları karartmış, toprak lav taşlarıyla örtülmüştü. Siyah kristalden yükselen çamlar ürperticiydi.

Aklı başında bir insanın karamelli dondurma yemesi imkânsız olsa da merak duygusu kimi zaman aklın üstüne yorgan örter ve onu uykunun derinliklerine bırakır.

Meraklı mıyım? Evet. Korkuyor muyum? Biraz. Peki cesaretli?

Dondurmacının önünde üç tur atmama rağmen içeriye giremedim. Satıcı camın arkasından bana garip garip bakmaya başladı. Daha birkaç saat önce satın aldığım külahı olduğu gibi çöpe atmıştım. Elime damlayan dondurmayı yalamam, lavların sıcaklığını hissettirdi. Otele döndüğümde lastik ayakkabılarımın altı erimiş, üstüm başım is kokuyordu.

Yarın çilekli dondurma yiyeceğim.

Sicilya; masum yanardağı. Vahşi suçları ve unutulmuş mumyalarıyla şeytanların cenneti. Capuchin Manastırı’nın dehlizlerinde yüzlerce ölü kıyafetlere bürünmüş korkusuzca göz boşluklarından etrafı izlemekte. Kefenleri iş elbiseleri, toprakları hava olan ölülere rahat yok. Yüzlerce gözün bakışları altında toprağın altını dilemekteler. Tunus prensi tacından ayrılmasa da dinini terk etmiş. Rahibin ağzı açık son vaazına devam ettiğini zannediyor. Duvara zincirlenmiş keşişler, tacirler, kadınlar ve çocuklar boyunlarını bükmüş. Ölümsüz olma isteğiyle çirkinleşmişler. Ölümü kabullenememenin kasvetli rüzgârı koridorlar da dolaşıyor. İki yaşında ölen Rosalia hepsinden farklı cildi hala pürüzsüz. Kirpiklerinin gölgesi soluk yanaklarına düşüyor. Annesinin son kez bağladığı saç kurdelesi sararmış. Dedemin mezarlığını düşünüyorum. Selvilerin göğe uzandığı, taze çiçeklerin süslediği, mütevazı bir taşın utanarak yeşilde kaybolduğu mezarı.

Sicilya’nın Akşam Yıldızları şövalyeleri. Ne zaman kıyafetleri çizgili takım elbiseler, kılıçları silahlar, amaçları ise ülkeyi korumak yerine milyon dolarlık suç ortaklığına dönüştü bilmiyorum ama Sicilya Babaların adası. Dudakların mühürlendiği konuşanın yaşayamadığı topraklar. Palermo havalimanında ilk çizgili takım elbiselileri gördüm. Karşıladıkları adama saygıyla bakıp çantasını aldılar. Hiçbir işlem yapılmadan kollarını sallaya sallaya ön kapıdan çıktılar. Biz pasaport kontrolü, bavul beklemek derken dışarıda olanları kaçırdık.  Kocaman bir limuzin içinde kırmızı tuvaletli uzun genç kadın eğilerek kedisini kucağına verip purosunu yakacaktı. Böylece ben de tıknaz, geniş göğüslü, suratsız adamın Baba olduğunu anlayabilecektim. Söylentilere bakılırsa kaldığımız otel Mafya’nın, aktörlerin ve politikacıların buluşma noktasıymış. Kısacası Sicilya tarihi bu binada yazılmış. Antika koltukları, yüksek tavanları ve geniş mermer basamaklarıyla bana Pera Palas’ı anımsattı. Palermo sokaklarında kayboldum. Meydanlarda yükselen heykeller, sütunların süslediği tiyatrolar, gösterişli bahçeler ve saraylar başımı döndürse de kendimi Katedralin sütunlarına şaşkınlıkla bakarken buldum. Beyaz mermer üzerine kazınmış ayette “Kulların sadece Allaha secde etmeleri” yazıyordu. Merakla içeriye girdim. Araplardan kalma mukarnaslar karşıladı beni. Sicilya’da kendimden bir parça bulmuştum.

İtalya’nın yaramaz çocuğu, çizmenin yok sayamadığı muhteşem güzellikteki evlatlığı. Ne Avrupalı ne de İtalyan. O bir Sicilyalı.

Taormina’ya vardığımızda kepenkler kapalıydı. Güneşin son ışıkları Roma kalıntılarını ve kilise çanlarını aydınlatırken balkonlardan sarkan çiçekler daha uyumamıştı. Etrafı portakal kokusu sararken dar sokaklardan geçerek eskiden saray olan otelimize geldik.  Yüksek tavanlı odamın kapılarını denize doğru açtım.  Rüzgâr tülleri uçuştururken begonvillerin sarıp sarmaladığı terastan sarp dağlarla deniz arasına sıkışmış muhteşem kasabayı seyrettim.

Taormina uyurken sabahın keyfini çıkarıyorum. Kuşlar kanat çırpmadan süzülüyor. Sokak kedileri dünden kalan kırıntıları toplarken mırıldanmıyor. Yapraklar suskun. Kapılar gıcırdamıyor. Turist dolu sokaklar bomboş. Günübirlik gezginler daha yolda, kasaba da kalabilen şanslılarsa sıcak yataklarında. Yıldız çiçekleri kapalı.  Buharı tüten Etna bir görünüp bir kayboluyor. Evlere ulaşmak için kıvrılan merdivenler. Dar sokakları neşelendiren çiçekli balkonlar ve zirveye ulaşırken yapılan keşifler.  En büyük sürpriz, eski binaların ve kulelerin yer aldığı park. Dağın kıyısına sığınmış, Akdeniz’e yüzünü dönmüş bahçe neşe dolu. Sert iğneli kaktüsler bile bahçenin huzurundan etkilenip ipeksi çiçekler açmış. Dar sokakta ayak seslerim yankılanıyor. Küçük bir köpek tek gözünü açıp etrafı kontrol ederken bir an duraksıyorum. Ayakkabılarımı çıkarıp sessizce antik tiyatroya giriyorum. Gösteri başlamış. Güneş sütunların gölgesine sahnede rol vermiş. Rüzgâr çiçek kokularını burada sahnelemiş. Dalgaların müziğine eşlik eden kuşlar son kez dans ediyor. Yıldız çiçekleri açarken büyü sönüyor. Ayakkabılarımı giyiyorum. Roma kalıntılarını terk ederken gişeyi yeni açan şaşkın memurlara gösterebildiğim tek bilet bir gülümseme. Borges’in anlar şiirini mırıldanarak bezelye yememeğe karar verip kocaman bir dondurma alıyorum. Kepenkler açık. Kek kokuları yayılırken pek çok ayak sesleri yankılanıyor dar sokakta ayakkabılarıma bakıp gülümsüyorum.

F. HANDE TOPBAŞ

MAYIS 2012

 

About Hande Berra

Tezhip öğretmeni, gezmekten fırsat kalınca gördüklerini kağıda döküyor...
Posted in Genel, Hande Berra. Tags: . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>