SİS MEDENİYETİ

Ayak izleri uğultulu tepelere doğru ilerledi. Toprakta tanınmayan harfler belirdi. Çalgılar olmasa da müzik duyuldu. Sesler yükseldi. Kadınların ayağında ki halhallar müziğe eşlik etti. Yerden aldığı toprağı ateşe attı. Ateş canlandı. Sırtlarında ki işaretler alevin ışığında kapkara parladı. Bu kadınlar ne Faust’un ne de Shakespeare’in cadısıydı. Mefistofeles aşk iksirini onlardan almamıştı. Bir dal kırıldı. Yapraklar hışırdadı. Ahu gözlü güzeller aynı anda saçlarıyla sırtlarını örtüp kıpırtısız kaldılar. Sessizlik vücutlarını sardığında, karanlık kırılıp gün ışımaya başlayana kadar dans ettiler.

Çok tanrılı zamanların bilge kişileri ölüme mahkûm edildi. Efsuncu kadın yaşatılmadı. Cadılık kilisenin en kuvvetli silahıydı. Ortaçağda Jeanned’Arc’ı diri diri yakanlar 1920 ‘de azize olarak kutsayıp hatasını kabul etti. Yalnız İskoçya’da dört bin cadı öldürüldü. Hiçbiri sırtında gecenin işaretini taşımıyordu.

Kutup dairesinin birkaç derece güneyindeki adalardan Edinburgh’a kadar uzanan İskoç toprakları Britanya’dan farklı nefes kesici doğal güzelliklere sahip. Ne yazık ki güzellik her zaman bela demekti. Norman kralları İskoçya’yı kendi bölgelerinin bir parçası olarak gördü. İngiliz denetimine girdiler. Kraliçeleri Mary, Elizabeth tarafından idam edildi ve 1999’a kadar parlamentoları olmadı.

Avrupa’nın en sert hava koşullarına alışık İskoçlar savaşçı ruhlarını ve sert yapılarını Britanya’ya esir düşen topraklarından aldılar. Gaydanın sesi hülyalı ve gizemli olduğu kadar disiplinliydi. Ekose eteklerin rengi modaya göre değişmedi. Her klan kendi Tartanını* giyip şef arazilerine yanan bir haç gönderdiğinde savaş başlamıştı.

Edinburgh İskoçya’nın kültürel ve idari başkenti. Avrupa’nın bu en zarif şehrinde geceyi özlüyorum. Yaz aylarında güneşin doğuşu ayın batışına karışırken sokak lambaları yanmıyor. Kediler karanlık köşelere saklanamıyor. Uyuyabilmek için kalın perdeleri kapatıyorum.

Şehri gezerken yemyeşil tepelerde Akropolis’i gördüğümü sandım. Felsefeciler, yazarlar, şairler Edinburgh’u İskoçya’nın Atina’sı yapmak isteseler de sadece on iki sütun dikmeye paraları yetmiş. Şehir kendine has büyüsüyle sıra dışı ve çarpıcı, Atina’dan gelen gerdanlığa ihtiyacı yok.

Kral yolunu ararken bir parktan eski İngiliz evlerinin arkasına çıktım. Bakımlı gül bahçeleri biraz vahşi biraz düzenli. Ortaçağ’dan kalma bir kilisenin mezarlığında buldum kendimi. Kararmış taşlar, yemyeşil çimlerde yapayalnız ev mezarlar. Bir örümcek hamağını en gösterişli kapıda sallandırıyor. Yaşlı bir kedi taşların arasında güneşi arıyor. Rüzgâr sesleniyor “Mary, Mary, Maaaryyyyy…”  Talihsiz Mary bu seyahatte hep yanımda.

Yürüyerek kaleye tırmanıyorum. Robert the Bruce ve William Wallace karşılıyor gelenleri. Gözlerine bakıyorum. Heykeller cesaretle bakıyor. Bu özgürlük savaşçılarının isimleri bile İskoçların kanını kaynatmaya yetiyor. Kale esasen Kralın çiftliği. Hayvanlar, işçiler, kilise, mektep, Kralın malikânesi ve çalışanların evleri kısacası yaşam kalenin içinde. Kapılar düşmana kapandığında ve demir sürgüler çekildiğinde hayat eksiksiz devam etmekte. Kayalara oyulan bu kartal yuvasından şehre iniyorum. Olimpiyat halkaları en göz alıcı noktaya yerleştirilmiş. Parkların bazıları sadece üye olanlara açık. Demir parmaklıkları anahtarınla açıp kendini özgürlüğe kilitliyorsun. Natıonal Gallery’de ki Sargent, Botticelli ve Rembrandt’ın unutulmaz tablolarını görsem de beni etkileyen şehrin Ortaçağ görüntüsü. İnsanlar, sesler, trafik, elektrik telleri bana zamanı hatırlatıyor. Hava Haziran da bile serin. Sis binaların kulelerine değip, gayda sesi taş duvarlarda yankılandığında şehir Ortaçağ’a geri dönüyor. Toprak yolda ilerliyorum. Hızla geçen at arabasının arkasından minik bir domuz fırlıyor. Satıcıların bağrışları arasında adamlar hiçbir şey olmamışçasına fıçıları yuvarlıyor. Küçük hırsız yalın ayak koşarak kaçıyor. Çaldığı elmalardan birini fırlattığında beyaz at korkarak şahlanıyor. Binicisinin şalı bir an kaysa da uzun saçlarıyla hemen sırtındaki izi gizleyerek gözden kayboluyor.

Bu gün Kraliçe’nin Edinburgh’ta olmaması bizim için şanstı. Odaların birinde Mary’nin esirken işlediği goblenlere rastladım. İşlemedeki kedinin pençesinde çırpınan fare kendisiydi. Elizabeth’in acımasızlığına hapsolmuş şanssız kraliçe. Bir haftalık bebekken babasını kaybedip tahta geçtiğinde şöhretin ve servetin uğursuzluğuna mahkûm olmuştu. İngiltere kraliçesinin kuzeni olmak onu ölüme sürükledi. Mary’nin de yaşadığı bu saray her kraliyet binası kadar göz alıcı.  Duvarlarının dibinde yıkıntıları kalan kilise sırlarla dolu. Kraliçenin hayaleti sütunlar arasında dolaşırken bina gotik kuleleriyle sislerin arasından sinsi sinsi gülümsüyor.

Kraliçelerin yönettiği bu adaya kadın hâkimiyeti sinmiş. Sarayın bahçesi zarif çiçeklerle bezeli. Bir hafta önce Elizabeth’in İskoç önde gelenlerine verdiği davetin çadırları sökülüyor. Çimlere döşenen kırmızı halının izi silinmemiş. Mary her akşam kalıntıların arasında dolaşırken siyah elbisesinin etekleri yere değmiyor. Karanlık kırılıp gün ışımaya başladığında tek bir gözyaşı toprağa düşüyor ve her damladan mor bir deve dikeni**büyüyor. Bu sarayın sahipleri katil kuzenin torunları oldukça gözyaşı toprakla buluşmaya devam edecek. İskoç Kraliçesi bağımsızca bu sarayda dolaştığı gün boynundan sızan kan duracak. Gözyaşı kuruyup elbisesinin etekleri toprağa karışacak.

Rüzgârlı fundalıklardan yeşil tepelerden ve ıssız platolardan geçerken büyüleyici şatolara, İngiliz filmlerinden fırlamış gül bahçelerine ve unutulmuş mezarlıklara rastladım. Bazen ara yollara sapıp ormanın içine gizlenmiş eski taş köprünün, gürül gürül akan şelalenin resmini çektim. Ness gölü canavarını aramak için gölde dakikalarca dolaştım. 6.yy da ilk kez görünen canavar nedense fotoğraf makinasının keşfinden sonra bir daha görülmemiş efsanelerde kalmıştı. Göl kenarında yükselen Urquhart Şatosu sisler arasından bizi karşıladı. Düşmana teslim etmemek için onu bombalayan son sahipleri bir daha geri dönememişti. Eski ihtişamı kırık kulesine, dökülmüş duvarlarına, uzayan otlarına rağmen dimdik ayaktaydı. Gaydanın sesi kuleye değen bulutlara ulaştığında gölden bir karaltı geçti.

İskoç rüzgârıyla Highland sınırlarına doğru yol alırken karşılaştım. Yol üzerinde dünyanın ilk büyük çelik köprüsü Forth Brideges’in resmini çektim. İnverness’e kadar doğal güzellikleri keşfederek yol aldım. Şehir eski kalesi ve kilisesiyle ufak ama sempatik. Ortasından akan nehir ile bütünleşmiş. Yeşilliklerin arasına saklanmış otantik binalar ve uzun çizmeleriyle soğuk sulara meydan okuyan somon avcıları dikkat çekiyor. Bu şehirde bir hayalimi daha gerçekleştirip at sırtında İskoç kırlarında gezdim. Tepelerden nehirlere dokundum. Otlar atımın karnına değerken dörtnala ilerledim ve sisler tepelere değdiğinde vadilere seslendim. Asla sırtım açılmadı.

Luss şirin bir köy. Kısa bir mola. Mükemmelliğin küçücük bahçelere yansıması. Bir masal kitabında gezer gibiyim. Güllerin dikenlerini umursamadan sarılmış hanımelleri, çiçek açmış değirmenler, ellili yaşlarında beyaz gelinliğiyle kiliseye giren gelin, arkasından zıplayan üç kurbağa ve araba parkına bırakılmış uzun saplı çalı süpürgesi içimde ki gizli cadıyı ortaya çıkardı. Onu özlemiştim. Beni dansıyla büyülediğinden mi yoksa heyecanımı sonuna kadar canlı tutmasından mı bilmem onu seviyorum. Bazen karanlıklara gizlenip, beni suratsız ve umutsuz bırakmasına kızsam da o benim yaramaz, söz dinlemez fakat beni gülümseten tarafım. Dolma kalemimi cesaretle doldurdum ve tüm büyücüleri dansa kaldırdım. Dünya gerçeklerle yüzleşmeye hazır değildi. Güzel kadınlar saçlarını kesmedi. Sırtlarını açmadı.

 

F.HANDE TOPBAŞ

*İskoç erkeklerinin giydiği geleneksel etek

**İskoç milli çiçeği

 

About Hande Berra

Tezhip öğretmeni, gezmekten fırsat kalınca gördüklerini kağıda döküyor...
Posted in Genel, Hande Berra. Tags: . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>