SİYAH VE BEYAZ

Uzaktan savaş müziği duyuldu. Turistler generalle resim çektirirken hüzünlü bir asker dikkatimi çekti. Kulağına “İmparator’un paslı kılıcını anlat.” diye fısıldadım. Yüzündeki çizgiler derinleşti. Gözünden büyük bir kalabalık geçti. Binlerce asker altından tabutu ölüm sarayına yerleştirdi. Çocuğu olmayan eşler, en sevdiği atlar canlı canlı sıralandı mezara. Onunla ölmekten başka seçenekleri yoktu.  Bubi tuzakları döşendi. Hıçkırıklara kilit vuruldu. Son imparatoriçe mezara girerken askerin gözünden bir damla yaş yuvarlandı.

Şi Huang Ti yüce hükümdar Qin . Kendinden öncesini yok sayıp, “Tarih benimle başlar.” diyerek tüm kitapları yakacak kadar bencil. Nehri kanallar açıp birleştirerek denize inecek kadar hayal perest. Onlarca krallığı tek bir imparatorluk çatısı altında toplayacak kadar güçlü. Hayattayken ölüm sarayını hazırlayacak kadar cesur. Yapıtlarını “Dünyayı birleştiren” diye imzalayacak kadar gururlu.

Kış gelince ying yerini yang’a bıraktı. Halkın ileri gelenleri kırmızı kaftanlara büründüklerin de köylüler soğuktan donuyordu. İmparator Qin ölüm kalesinin yerini seçmek için yola çıktı. Mezar güneye bakmalıydı nefes alabilmesi için, büyücüler fal pusulasını okudular. Ying ve yang dolandı. Tek başına ne bir ying doğdu ne de bir yang büyüdü. Su ve tepenin buluştuğu yerde hummalı bir çalışma başladı. Killer kalıplara döküldü. Özel fırınlarda pişirildi. 6000 asker, general ve yüksek yönetici hayat buldu. Aynı görünseler de yüzleri ve kaidelere kazınmış isimleri farklıydı. Generaller karargâh odasında strateji geliştirirken beş kilometre karelik alanda askerler savaş sırasında hazır bekledi. Atlar ön safta nefes almadan İmparator Qin’in uyanmasını beklerken yeryüzünde Han Hanedanlığı kuruldu. Yıllarca kanallarda, Çin Seddi’nde ölümüne çalışan atalarının hıncını mezardaki terecotta askerlere saldırarak aldılar. Artık hikâyelerde yer alan İmparatorun altın tabutu, içi gümüş cıvayla kaplı Çin haritası, yıldızları safir ve zümrütten oluşan gökyüzü, tarihin kin dolu sayfalarında eriyip gitti. Koruyucu askerlerin silahlarındaki zehir 1974’te üç köylünün kuyu kazarken mezarlığı bulmasını engelleyemedi. Bugün ziyaret ettiğimiz askerler tamir görmüş orijinal parçalar. İmparatorun mezarından günümüze kalansa onu hazır bekleyen bronz atlarıyla yolculuk arabası. Arabacıyı güneşten korumak için yönü değiştirilebilir geniş bir şemsiye takılı.  Bronz mekanizmanın bir örneğini denediğimizde 2000 yıl evvel de Çinlilerin mekanikte ne kadar ileri olduğunu gösteriyor

Şehre dönerken pek çok Tümülüs’ün önünden geçtik. Mahsul toplanmış tarlalar dinlenmeye bırakılmıştı. Günün ışıkları sönerken Qin’in ordusunu arkada bıraktık. Onlar kırılıp dökülseler bile İmparatorlarını hiç bırakmadılar.

Xian eski başkent. On bir Çin Hanedanına ev sahipliği yapan, İpek yolunun en önemli noktası. 14 kilometrelik surlar şehri kuşatır. Bir yer tanımak için ara sokakların da dolaşmak gerekir. Dilenciler bir yuan için sızlanıp, yerel kıyafetli satıcılar gülümserken  bir tezgâhta kızgın kömür ve yağla kavrulan kestaneden aldım..

Çan ve Davul kuleleri eski şehrin merkezinde yükseliyor. Haftanın günlerini temsil eden yedi katlı Goose Pagoda bir zamanlar sadece Hanedanlık için açılırken bugün her halktan ve dinden insanı misafir ediyor. Tütsü satın alan turistler ise tüm tanrılar bir diyerek istekte bulunur. Xian’ın mücevheri Müslüman mahallesinin dar yollarında saklıdır. yürürken yanınızdan başı kapalı bisiklete binen bir genç kıza veya ayet okuyarak sizi dükkânına çekmeye çalışan bir delikanlıya rastlayabilirsiniz.

 

 

 

 

 

Cami olduğunu bilmesem Budist tapınağı zannederdim. Anka kuşuna benzeyen kapısından dört avlulu külliyeye girdim. Kasımpatı ve ejderha figürleriyle süslüydü. Kıbleye uzanan bahçede sağımda ne görüyorsam solumda ikizi vardı. Zarif Çin işlemeciliği avluları birbirine bağlayan kapılarda kimlik değiştirdi. İkinci kapıda ejderha Allah lafzına dönüşürken, kasımpatı Resul’ün adını aldı. Mermer duvarda Medine ve Mekke’nin silueti belirdi.

Budizm’in  kutsal mabedi Pagoda vücudunda ruh bulan minare yüz yıllardır İpek Yolu tacirlerinden bugünkü turistlere kadar Müslümanları namaza davet ediyordu.

Tahta oymadan mihrap kendine çekerken herkesi, tavandaki kalem içleri rengârenk ışıldıyordu. Mavi halılarla derinleşen cami 1250 yaşının verdiği saygınlıkla ayaktaydı. Kapının sağından başlayan tahta panolara yazılmış Kuran ve altındaki Çince meali kapının solunda Nas suresiyle biterken. Mevlevi’yi yakıp döndürdü. Nakşi’yi tefekküre götürüp, Dünyacıyı da kendine hayran bıraktı…

 

F. HANDE TOPBAŞ

Karabatak Dergisinde Yayınlanmıştır.

 

About Hande Berra

Tezhip öğretmeni, gezmekten fırsat kalınca gördüklerini kağıda döküyor...
Posted in Genel, Hande Berra. Tags: . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>