TANRININ YEMEĞİNE UZANAN ELLER

Bulutlara doğru yükselen yolcuya eriyen ışıklar ne hoş gelir. Özgürdür. Gün gelir başka sahillere varır. Bir yengeci yıkar. Şişedeki mesajı sahibine ulaştırır. Denizkestanesini kayada kurutur. Yelkenleri şişiren rüzgârla kucaklaşır.

Halife Leyla’ya dedi ki “Mecnun’un perişan olmasına ve sapıtmasına sebep olan Leyla sen misin? Sen diğer güzellerden fazla bir şey değilsin.” Leyla cevap verdi. “Sen Mecnun olmadığın için sus!” Her seyyahın vaz geçemediği Leylası vardır. Benim Leylam Hindistan’dı. Fil kakasına bastığımda parmak arası terlik giymemeyi, sandviçe gizlenmiş böceği ısırdığımda içine bakmadan yememeyi ve sırtımdaki tırnakların bir kırkayağa ait olduğunu keşfettiğimde silkelemeden giyinmemeyi öğrendim ama asla Hindistan’dan vazgeçmedim.

Hindistan’a ilk görüşte ya âşık olur ya da bir daha adım atmamaya yemin edersin. Uçaktan iner inmez bir kargaşanın içinde bulursun kendini. Renkler, kokular ve kalabalık başını döndürür. Nereye bakacağını şaşırırsın. Fotoğraf makinan sürekli işler. Sadece bir şehrini görmek onu tanımaya yetmez. Pembe şehir Jaipur’un büyüsü, Bombay’ın çarpıcılığı, Serhend‘in şeyhleri, Tac Mahal’in beyaz mermerlerinde dolaşan çıplak topuklar, Varanasi’de yanmış insan eti kokusu. Bunları anlatmaya fotoğraflar yetmez. Belki de harfler ipek eteklerin hışırtısını, halhalların müziğini taşır kulaklara. Baharat kokularını duyurur. Sabahın ilk ışıklarında ölüler nehrinde gezerken eline sıçrayan sudan o kadar tiksinirsin ki elin havada kalır.

Bu sefer Hindistan’ın güneyine eski tip pervaneli bir uçakla Chennai’ye uçuyorum. Bagaj bölümü bile yok. Bavullar gözümün önünde, camdan pervaneyi görüyorum. Uzaklardan şehir rengarenk sarilere* bürünmüş beni çağırıyor. Yaklaştıkça bunların boyanmış binalar olduğunu fark ediyorum.

İki saat rötarla varabildiğimiz Chennai’de otele gitmeye zamanımız yok. Rehberle şehrin tapınağında buluşuyoruz. Mitolojik öykülerin tek tek taşlara işlendiği tapınakta öğrenciler yöresel kıyafetleri ve makyajlarıyla tanrı kılığına bürünmüş. Şiva için dans ediyorlar. Eyalet müzesindeki heykellerde Güney Hindistan’ın bronz ve taşa yansımış ihtişamını görüp, Neo- Gotik stildeki San Thome Katedralini geziyoruz. Kökleri sömürge dönemine dayanan şehirde Kriket sahaları dikkat çekiyor. Oyuncular İngilizlerin icat ettiği kıyafetler içinde olsalar da seyirciler rengarenk sariler ve tuniklerle göz kamaştırmakta.

Araçların bir ağızdan korna çalması, motosiklet üzerinde uzun tuniklerini toplamış kask yerine türbanına güvenen sürücüler, baharatlı yemek kokuları, yol kenarına bir sandalye bir leğen dükkân kuran berber, hemen yanındaki meyve tezgâhında yenmeyi bekleyen sinekli mangolar ve bu karmaşada varlıkları unutulmuş tezgâhlar altında dolaşıp çöp toplayan domuzlar şehrin geçek kimliğini ortaya koymakta. Şehrin uçsuz bucaksız kumsalları, yerli halkın piknik ve oyun alanı. Kadın sarisini erkek de tuniğini terk edemez. Bu dini vecibedir. Deniz dalgaları ise sadece balıkçılara ve küçük çocuklara aittir.

Yorgunluktan bitap düştüğümde Tanrının yemeğine el uzattım.

Yeni bir şehirde en büyük korkum bir şeyleri keşfedememek. Eve döndüğümde tatmadığım bir yemeğe, görmediğim bir tapınağa, koklayamadığım bir çiçeğe hayıflanır dururum. Hiçbir zaman haftalara yayılmış bir geziye çıkamadım. İki günü bir güne sığdırmaya çalışırken aç kaldığım da oldu. Araya sıkışmış minik zamanları da kadınsal içgüdümle alışverişe adadım. Yorgunluktan ve açlıktan çift görmeye başladığım aksamüstü, boş kalan on beş dakikayı harcamak için ipek sarilerin* satıldığı dükkana girdim. Kumaşlar açılırken rüzgârı yüzüme vurdu. Pulların ışıltısı gözlerimi aldı. Renklerin harmonisi başımı döndürmüş olmalı ki kasada ödeme yaparken, muz çanağının arkasında oturmuş tombul ve sevimli Fil’i göremedim. Otel resepsiyonlarında sunulan meyve sepeti zannederek  “Bir tane muz alabilir miyim?”  diye sordum. Tezgâhtar hışımla dönüp  “Onlar tanrının!” dedi. Bu da yetmezmiş gibi “Pardon Fil’i görmedim.” diye cevapladım. Satıcı. “O Tanrı!” diyerek gözlerini fal taşı gibi açtı. Dinine hakaret ettiğimi sansa da sadece yorgun ve açtım. İnancımla dalga geçilse kim bilir neler hissederdim. Bir puta hürmet edeceğimi asla düşünmemiştim. Arkamda Müslümanlarla alakalı yanlış izlenim bırakmamak için tapınakta gördüğüm gibi avuçlarımı göğsümün üstünde birleştirerek hürmetle Ganesha önünde eğildim ve “Şiva ve parvati’nin oğlunu tanıyamadım. Üzgünüm.” diye mırıldandım. Tanrılarını tanımam kadını gülümsetti ama benim aklım muzda kalmıştı. Daha sonra öğrendim ki tanrıya sunulan yiyecekler akşam olup dükkân kapanınca patron tarafından çalışanlara teberrüken veriliyor. Tanrının tabağından şifa buluyorlar. Çocukluğum geldi aklıma, sınav haftası ananem okunmuş pirinçlerinden yuttururdu. Tek farkımız bir Budist pirinçlerinden istese seve seve paylaşır arkasından da pirinçlerin etkisini ölçmek için kaç doğrun var diyerek sorardı. Bu arada iyi ki o muzdan yemedim ne olur ne olmaz.

Eski Hindistan’ın yedi kutsal şehrinden biri olan Kanchipuram’a doğru bozuk yollarda hoplaya zıplaya yol alıyoruz. İnanılmaz büyüklükteki Ekambareswarar tapınağı bugün sakin olsa da hac zamanında dolup taşıyor. Hindistan’daki tapınakların tersine renklendirilmeden doğayla uyum içinde bırakılmış. Avludaki göleti andıran havuzun ortasına zarif bir çardak yerleştirilmiş. Hacıların yıkandığı kutsal suyun kenarında meditasyon yapanlar, yaprak kadar sessiz ve sakin. İnce ince işlenmiş onlarca sütundan oluşan tapınağın tavanları ferahlığı sağlamak için yüksek yapılsa da gürültülü çan sesleri, ağır tütsü kokusu huzuru yakalamayı imkânsızlaştırıyor. Tapınaktan çıkıp göletin kenarına oturmayı tercih ediyorum

Mahabalipuram yekpare kayalardan oyulmuş taş tapınaklar kenti. Kutsal sayılan dağa yapay mağaralar oyulmuş. Sütunlar arasına figürler işlenmiş. Her duvar ayrı bir hikâye anlatıp inananlara öğütler vermekte. Shore Temple ise büyük bir kayanın şekillendirilmesiyle oluşmuş. İşe kayanın en üstünden başlayan taş ustalarını rüzgârın kuvveti bezdirememiş. İncecik işleyip ruhlarından üflemişler granit tapınağa. Yeşil doğayla sürmelenen Shore Temple kumsala ve dalgalara kavuşmuş.

İstanbul’a dönerken Hava alanındaki ayrımcılığa “Biz ikinci sınıf insan değiliz” diye bağıran, pankart açan feministler yoktu. Hintli kadınlar ayrıcalıklı olmaktan mutlu hatta biraz da gururlu, salına salına kontrol sırasına girdiler. Avrupalı turistlere de sirayet etti bu tavır.  Herkes halinden memnundu. Erkekler hariç. Onlar botlarına kadar soyunmak zorundaydılar. Kemerler, saatler, cepte unutulmuş bozuk paralar, hepsi çıkarıldı.  Biz de çantalarımızı makineye bırakıp perdeli bir odaya girdik. Sarilerine apolet eklenmiş ve karınları örtülmüş kadın polisler aralarındaki sohbete ara vermeden şöyle bir üstümüzü taradılar. Kiminin gömleğini beğenip nerden aldığını sordular kiminin broşunu inceleyip anlamadığımız dilde yorumda bulundular. Bekleme salonuna erkekler geldiğinde biz çoktan sütlü çaylarımızı yudumluyorduk.

*Hindistan’da kadınların giydiği yöresel kıyafet

F.HANDE TOPBAŞ

Karabatak Dergisinde Yayınlanmıştır.

 

About Hande Berra

Tezhip öğretmeni, gezmekten fırsat kalınca gördüklerini kağıda döküyor...
Posted in Genel, Hande Berra. Tags: . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>