KIRMIZI

Kenya’nın kurak topraklarında, varlığını zar zor sürdürmeye çalışan köyde kimin ne olduğunun önemi yoktu. Misafir, köyü ziyarete gelmiş ağzı bir karış açık kalan şaşkın bir turist olsa bile geleneklerine göre kardeş olarak görülüp ağırlanmalıydı. Zaten bir Avrupa şehri yerine bu köye gelmeyi seçen gezgin için, kırmızı fırfırlı saten elbise içine hapsolmuş, donsuz ama sümüklü erkek çocuk kucaklanacak bir yaramazdı. Hatta Avrupa’da aynı yaşlarda bir çocuğa kapalı paketinde bir çikolata vermeniz bile şüpheyle karşılanırken, bu çocuklar elinizdeki yarısı içilmiş pet şişeye hasretle bakar. Dağıttığınız şekerleri memnuniyetle alırlar. Ebeveynlerin gözünde kuşku değil mutluluk parıldar. Sizi şarkılarıyla, danslarıyla ağırlamaya çalışırlar. Tüm yeteneklerini tek bir gülümseme için ortaya koyarlar. Çubuklarla ateş yakılır. Müzik eşliğinde dans başlar. Esmer vücutlar ok gibi fırlar. Kasları saran renkli boncuklar gerilir. Her dönüşte etrafa sıçrayan ter damlacıkları ateşin alevini toprağa taşır. Hayali ava saplanan kılıç müziği sustururken yere yuvarlanan boncuklar hariç her şey kıpırtısız kalır. Bu sessizlik sadece birkaç saniyelik kandırmacadan ibarettir. Boncuklar hareketsiz kaldıklarında bir uğultu yükselir. Kimi köylülerin açtığı minik tezgâhlara bakınırken, kimi de fotoğraf karelerine sığmaya çalışır.

Yere eğilip en parlak boncuğu aldım. Cebime itinayla yerleştirirken yaşlı bilge adamın gözleri üzerimdeydi. Dans boyunca omzuna kadar sarkan kulaklarını gururla sergilemişti. Ne ateş yakmasına ne de dans etmesine gerek vardı. O dünyanın en gösterişli küpesine sahipti. Ciplere binerken tüm köy halkı sevgiyle etrafımızı sardı. Son kez dönüp köye baktığımda yaşlı adam boncukları topluyordu. Göz göze geldik.

Masai Mara*’da kaldığımız kamp elektrikli tellerle çevrilerek güvence altına alınmıştı. Oysa ki bu köyü çevreleyen çalılar ve yaşadıkları kulübelerdi. Ağıl en korunaklı yerde evlerin ortasındaydı. Kendi canlarından önemliydi. Öküz hayat demekti. Fermuarı açıp çadırıma girdiğimde suçluluk duygusu yakamı bırakmadı. Sıcacık bir duş aldım. Evet, çadırda sıcacık bir duş aldım. Hatta su kaynatıcısını fişe takıp, Kenya kahvesini demledim. Bir de müzik açtım. Tüllerle çevrili karyolada sıcak su torbası beni bekliyordu. Boncuğumu elime aldığımda matlaşmıştı. Gece yarısı jeneratörler susup kamp karanlığa gömülene dek onu elimden bırakmadan doğanın sesini dinledim. Erken saatlerde çalar saatin tiz sesi yerine bir su aygırının homurtusuna karışan kuş cıvıltılarıyla uyandım. Çadırın hemen önündeki terasa kimi zaman bir maymun kimi zaman da köpek büyüklüğünde bir kertenkele tırmanıyordu. Önümüzdeki derin yarıktan akan nehrin çamurlu sularında su aygırları tembel tembel oturuyor, vücutlarından beklenen gür sesler çıkarıyorlardı. Bu arada hiç görmediğim bir ağaç dikkatimi çekti. Odunsu gövdesinin üstünde ağaçlaşan kaktüse dikenlerine aldırmadan sarı devasa çiçekleri açmış bir sarmaşık sarılmıştı. Ah aşk! Ne kadar da zor ve zahmetliydi. Oysa ki mor salkımın selviyle kucaklaşması ne kolaydı.

Nairobi’de otelin geniş terasında dizlerimde beyaz keten peçete ve İngiliz porselenleriyle çayımı yudumlarken, Afrika kırlarını değil de işlek bir caddeyi seyrediyordum. “İşte Afrika” diye düşünmüştüm. Oysa ki bu sadece İngiliz filmlerinden kalma bir görüntüydü. Engebeli toprak yollarda toz içinde kalmadan, araçların içinde lastik top gibi yuvarlanmadan, sonunda yollara dayanamayıp patlayan camın yerine naylon yapıştırılmadan, akasya ağaçlarının gölgesinde piknik yapmadan, bir saat inat edip tuvalet arasan da sonunda bir çalının arkasına çömelmeden Afrika’yla tanışılmaz. Bir ülkeyi tanımak içinse halkıyla konuşmak gerekir. Mükemmel İngilizcesi olan şoförümüz iyi bir kaynaktı. Ortak yerel dil olan Suahiri Arapça kelimelerle doluydu ve Aslan Kral’ı seyreden herkes gibi ben de birkaç kelime suahiri bildiğimin farkına vardım. Tüm sorunlara “Hakuna matata” diyerek gülümsedik. Naivasha gölüne doğru yol alırken, “Mısır olmadan hayat olmaz.” diyen şoförümüz dağların eteklerine kadar uzanan mısır tarlalarını gösterdi. Kırmızı şala sarınmış abanoz tenli çoban sıska hayvanlarını otlatıyordu. Yolun kenarında otlayan zebralar, çiçek toplayan babunlar ve ürkek bakışlı antiloplar benim için ne kadar şaşırtıcıysa yerliler için o kadar sıradandı. Küçük çocuklar birkaç kitabı iple bağlamış sallayarak okulun yolunu tutmuşlardı. En son Tom Sawyer’ın kitaplarını böyle taşıdığını sanırdım. Gölün sığ suları masallardaki gibi pembemsi bir renk almıştı. Yaklaştıkça flamingo sürüsünün beni yanılttığını anladım. Bu bir masal gölü değildi. Ama olsun benim de boncuğum vardı. Cebimden çıkardım, rengi pembeydi. Uzun bacaklı balıkçıl sığ suda koşmaya başladı. Bir anda ayaklarını kanatlarının arasına sıkıştırarak kocaman vücudunu havalandırdı. Kendinden beklenmeyen bir yumuşaklıkla gökyüzünde süzülmeye başladı. Tam üzerimden geçerken göz göze geldik. Afrika’da ki hayvanların çoğunu dünyanın pek çok hayvanat bahçesinde görmüştüm ama hiçbiri gözümün içine bakmamıştı. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım gözlerini kaçırmış arkalarını dönmüşlerdi. Özgürlüğün alevi yansımadıkça bakmayacaklardı insanoğlunun gözlerine.

Güneş gökyüzünü boyarken rüzgâr nefesini tuttu. Akasya ağaçlarının üstünden süzülen balonlar gökyüzünü selamladı. Bütün canlılar gözlerini açtı ve toprak hareketlendi. Balonun yükselmesini sağlayan alevler sabahın serinliğinde içimi ısıtırken zebralar ahenkle yürüyor, antilop sürüleri uçarcasına koşuyordu. Ön ayakları yere temas eder etmez yeniden arka ayaklarıyla zıplayarak ok gibi havalanıyorlardı. Balon rüzgâra kendini teslim etti. Çalılar arasına sinmiş leoparı zar zor gördüm. Utangaçtı. Yabancısıydı bu toprakların. Masai Mara Serengeti’den gelen pek çok vahşi ziyaretçisine rağmen bir aslan krallığıydı. Sepet akasyaların tepesine süründüğünde iki zürafa boynunu uzattı. Göz göze geldik. Balonun alevi yansıdı gözlerine. Bir melodi duyuldu uzaklardan. Cebimden boncuğu aldım. Parmaklarımdan süzülürken kıpkırmızıydı.

*Kenya’nın yerli kabilelerinden biri

F. HANDE TOPBAŞ

2012  şubat

Karabatak Dergisinde Yayınlanmıştır

 

About Hande Berra

Tezhip öğretmeni, gezmekten fırsat kalınca gördüklerini kağıda döküyor...
Posted in Genel, Hande Berra. Tags: . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>