KAHRAMAN

Genç kadın mutfakta sabah kahvaltısını hazırlıyordu. Zeytini, peyniri, tereyağını buzdolabından çıkarıp masanın üzerine koydu. Yeni pişen menemeni, çabuk soğusun diye tavadan geniş bir tabağa boşalttı, Bal kalmamıştı; marketten aldığı reçel kavanozunu raftan indirdi. Üzerindeki etiketi bir daha okudu. Katkısız yazdığı için almıştı. Annesi reçellerini her zaman kendisi yapardı. Onun hazır reçel aldığını hiç görmemişti. Çocuklarını da unutmaz hepsine birer kavanoz ayırırdı rahmetli. Her mevsimin reçeli ayrıydı. Kışın portakal, baharda çilek, yazın vişne, kayısı, sonbaharda elma reçeli.

Kavanozu sol eliyle tutup sağ eliyle kapağını açmaya çalıştı. Bir iki denedi, olmadı. Böyle durumlarda annesi, kapağın kenarından bıçağın ucunu sokar, dışarıya bir miktar hava çıkarırdı. Bazen aynı işlemi çatal kullanarak da yapardı. Bunlar fayda etmezse, bu defa yanan ocağın üstüne kavanozu ters çevirirdi. Isınan kapak çabucak açılırdı.

“Reçel yapmasını öğrenemesem de kavanozunun kapağını açabilirim.” diye düşündü. Bıçağı eline alıp, ucunu kapağın kenarına yaklaştırdı. Babasının kavanoz kapağı açma denemeleri aklına gelince gülümsedi. Az cebelleşmemişti açmaya çalışırken. Hatta bir defasında, çok kızmış, alet çantasından keseri çıkarmıştı da, annesi elinden zor almıştı kavanozu. Genç kadının dudaklarındaki sinsi gülümsemenin belirmesiyle kaybolması bir oldu.

Oturma odasında gazetesini okuyan kocasına seslendi. Adam mutfağa gelince kavanozu gösterip en tatlı ses tonuyla, “Canım açamıyorum, lütfen benim için açar mısın?” dedi. Karısı için bir şey yapıyor olmanın verdiği mutlulukla, adam kavanoza yaklaştı. Sol eliyle kavanozu tutup, sağ eliyle kapağı çevirdi. Eli kapak etrafında boş bir tur attı. Kavanozu göğsü ile çenesi arasına bastırıp denedi, olmadı. Dizinden destek aldı, olmadı.

Kavanozu tezgahın üstüne koydu. İki derin nefes alıp üçüncüsünü tuttu ve kapağa bütün kuvvetini verdi. Kapağı çevirirken dişleri kenetlenmişti. Ağzından “ııaah” diye bir ses çıktı. Hafife almıştı, kapak direniyordu. Terlemişti. Mutfakta sağa sola bakarken karısı durumu anladı ve mutfak havlusunu uzattı kocasına. Oyunun tadı kaçmıştı. Pişman oldu bu işi verdiğine. Başarısız olmaktan nefret ederdi kocası. İçinden sürekli kapağı bir an önce açması için dua ederken, yüzünden endişeli bir ifade okunuyordu.

Adam göz ucuyla karısına baktı. Kaç defa karısına pazılarını şişirerek“Erkek işidir kavanoz kapağı açmak, sen kendini yorma, bana söyle.” dediğini hatırladı. “Şimdi beceriksiz olduğumu düşünecek.” Kavanozu ocağa oturtmadan kapağı açmalıydı. Yoksa kendisi şapa oturacaktı. Ölmek var, dönmek yoktu bu yoldan! Yüzü iyice kızarmış, boyun damarları şişmişti. Derin bir nefes daha alıp, “Allah” dedi.

Genç padişah “Evlatlarım, şahpazlarım, yiğitlerim yürüyün, zafer sizindir.” diyerek hücum emrini verince, mehteran cenk gülbankını vurmaya başladı. Kuşatmanın elli üçüncü günüydü. Asker, peygamberimizin müjdesine nail olabilmek için Allah Allah nidalarıyla surlara doğru atıldı. Ulubatlı Hasan, bir elinde kılıcı, diğer elinde sancak-ı şerif olduğu halde ilerliyordu. Önüne çıkanları kılıcıyla bertaraf ediyor, sancağı yere düşürmeden kalenin burcuna yaklaşıyordu. Sancağı burca çıkarabilirse, kuşatmanın fetihle sonuçlanacağını biliyordu. Ulubatlı Hasan sonunda kolladığı fırsatı buldu ve “Allah” deyip sancak-ı şerifi İstanbul surlarına dikti.

Çanakkale savaşı bütün şiddetiyle devam ediyordu. Müttefik donanması boğazı geçmek için büyük bir hücum başlattı. Seyit Onbaşı’nın birliğindeki topun, mermi kaldırmaya yarayan vinci arızalandı. İngiliz savaş gemisi Ocean, kıyıları toplarla döverek Marmara’ya doğru rotasını çizmişti Düşünecek fazla vakit yoktu. Seyit onbaşı “Allah” deyip, iki yüz yetmiş beş kiloluk mermiyi sırtladı ve topun kundağına yerleştirdi. Tam üç defa yaptı bunu ve üçüncü atışında gemi büyük bir hasar alarak alabora oldu.

Koca Yusuf, Fransa’da çıktığı bütün güreşlerde rakiplerini kısa zamanda tuş ediyordu. Daha çok güreş seyretmek isteyenleri memnun etmek için, organizatörler karşısına peş peşe iki güreşçi çıkarmaya başladılar. Allah’ın izniyle onların da sırtını yere getiriyordu. Avrupa’dan sonra Amerika’ya da giden Koca Yusuf, orada da benim diyen güreşçileri yeniyordu. Derdi para kazanmak değildi, Müslümanın gücünü dünyaya göstermek istemişti, bunda da başarılı olmuştu evel Allah. Ama artık ailesi ve memleketi burnunda tütüyordu. New York’tan Fransız bandıralı bir transatlantiğe binerek Türkiye’ye dönmek üzere yola çıktı. Gemi sis yüzünden başka bir gemiyle çarpıştı. Geminin battığını gören Koca Yusuf, bir filikaya binmek üzere denize atladı. Ancak filikadakiler, Yusuf’un binmesiyle batacaklarından korkarak, onun binmesine engel olmak istediler. Koca Yusuf “Allah” diyerek, son bir hamle yaptı ve filikanın kenarına tutundu.

Karısının duaları ve “Allah” nidasının ardından yardım gelmiş, kavanozun kapağı “pıt” diye açılmıştı. Adam kavanozu, kapağı, havluyu tezgahın üstüne koydu. Alnında biriken terleri elinin tersiyle sildi. Başı dik, gözlerinde zafer pırıltıları, karısına baktı. Kadınının yüzündeki bu hayranlık ifadesini görmek her şeye değerdi! Açtığı bir kavanoz kapağı değil de, sevgilisini kurtardığı bir kalenin demir kapısıydı sanki. O günden sonra kadın hiçbir kavanozun kapağını açmaya teşebbüs etmedi. Nasıl olsa kahramanı yanındaydı!

30/05/2012

ELA TAŞKIN

About Elâ

Hayat kısa, hikaye uzun, yolculuk keyifli. Edebiyat için gayret bizden, tevfik Allah'tan.
Posted in Ela Taskin, Genel. Tags: . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>