“BAYAN ŞÖFÖR”

Altı ay önce…

Tedirgin bir şekilde sürücü koltuğuna oturdu.
Sol elinin içiyle sinyal kolunu yukarı kaldırdı. Sağ eli kontak anahtarını
çevirirken titriyordu. Hem kendini, hem de trafikte olan herkesi koruması için
Allah’a dua etti. Ayağının gazda mı frende mı olduğunu anlamak için eğilip
baktı. Koltukta iyice doğrulup, başını öne doğru uzattı. “Keşke boyum daha uzun
olsaydı. Arabanın önünü göremiyorum. Bunun koltuğu yükseliyor mu acaba, ya da
minder mi koysam?”

Yavaşça el frenini indirip gaza bastı. Araba
şaha kalkınca sırtı koltuğa sertçe yaslandı. Telaşla frene bastığında az kalsın
direksiyona kapaklanıyordu. Korku ve panik halinde kontağı çevirip motoru
durdurdu. Vites kolunu P’ye getirip el frenini yukarı kaldırdı. Ayağını fren pedalından
bir müddet çekemedi. Direksiyon simidini, can simidine yapışır gibi tutuyordu.
Parmaklarını gevşetti. Ayağını frenden çekti. “Belki de tek başıma trafiğe
çıkmak için daha zaman var…”

Yirmi yıl önce aldığı ehliyeti kullanmaya
başlayalı bir ay olmamıştı. Günlerdir eşi ile birlikte trafiğe çıkıyor, kocası
ne derse onu yapıyordu; ne bir eksik ne bir fazla! Bu kadar mı itaatkar bir hanım
olunur; aşkolsun! İş o hale geldi ki, yanında kocası olmadan araba
kullanamayacağını düşünmeye başladı. Sırf bu psikolojiden kurtulmak için eşinin
“Biraz daha birlikte çalışalım, ondan sonra yalnız trafiğe çıkarsın, acele
etme.” demesine rağmen, tek başına arabayı kullanmaya karar verdi. Sonuç
ortadaydı işte. En iyisi bu sevdadan vazgeçmek!

Arabadan inip etrafında şöyle bir tur attı.
Bagajını açıp düzenlemeler yaptı. Aradan zaman geçince, içine bir güven geldi.
Ayete’l-Kürsi, Felak, Nas okuyup yeniden arabayı çalıştırdı. Gaza önce yavaşça
bastı. Araba gitmiyordu. Biraz daha yüklenince araç harekete geçer gibi oldu.
Bir terslik vardı ya, ne olduğunu ancak el frenine baktığında anladı. Ayağını
gazdan biraz çekip el frenini indirdi.

O günden sonra tek başına trafiğe çıkmaya
başladı. Bir gün işlek bir caddede giderken, elli metre geriden yeşil ışığın
yanıp söndüğünü gördü. Sarı yandığında ışıklara ulaşmıştı. Zınk diye durdu.
“Biraz mola verip dinlenmek iyi olacak.” Arkadan acı bir fren sesi, sonra korna
sesleri. Birileri bağırıyordu sanki. “Allah bilir telefonla konuşuyordu,
kırmızı ışığın yandığını görmedi.” Yeşil ışığın yanmasına iki saniye kala
gitmek için hazırdı. Arkadakileri bekletmeden hareket etmişti çok şükür. Kul
hakkından korkardı!

İki eli direksiyonda; on biri beş geçe
pozisyonunda, gözü yolda, nefes almadan gittiğini neden sonra fark edip, derin
bir soluk aldı. İlk defa çevre yoluna çıkıyordu. Gündüz saatleri olduğu için
yol sakindi. O arada buzulmuş asfalttaki çukuru ıskalamadan geçti. Bir çukur,
bir çukur daha… İki şeridin arasında kalmak yerine çoğunlukla şeridi ortalıyor,
hoplaya zıplaya gidiyordu! Az ileride bir kamyon çıktı önüne. Acelesi yoktu
nasıl olsa. Sollamaya gerek görmeden, kamyon önde, o arkada saatte kırk km
hızla beş dakika boyunca gittiler. Neyse ki kamyon sapaktan döndü de önü boşaldı.
Tüneli gördüğünde panikler gibi oldu. Hızını düşürdü. Arkadan korna çalıp geçen
geçene. Tünelin ışıklarının çoğu yanmıyor. “Tasarruf yapacakları yeri
bulmuşlar.” Direksiyonun yanındaki kollardan birine dokundu. Birden silecekler
çalışmaya başladı. Öbür kol sinyal içindi. Hay Allah! Ne yapacaktı şimdi? Sonra
eşinin farları nasıl yakması gerektiğini söylediğini hatırladı. Ohh!

Eve döndüğünde sokakta park yeri aradı.
Arkadan araç geldiği için evinin önünden geçip sokak etrafında bir tur attı.
Tekrar geldiğinde boş bir yer buldu. Demin nasıl da görememişti burayı.
Arabanın önünü içeri soktu; ancak arkası açıkta kalmıştı. Sokaklarında bulunan
bakkal yardıma gelip, muavinlik yapmaya başladı. Yetmedi komşunun kocası da
çıktı sokağa. Biraz beceriksizliğine utanmaktan, biraz da sıcaktan yüzü
kızarmış ve ter içinde kalmıştı. İleri geri birçok hamle yaptıktan sonra,
kaldırıma neredeyse sıfır park etti!

Yorgun argın evden içeri girdiğinde, trafikte
seyrederken çalan telefonları aklına geldi. Kendine bir kahve yapıp koltuğa
oturdu. Telefonla konuştuğu bir arkadaşı “Nasıl gidiyor araba kullanmak?
Trafiğe alıştın mı?” diye sorunca, “İstanbul trafiği bana alışıyor.” dedi.
Karşılıklı gülüştüler.

Altı ay sonra…

Salonundaki rahat koltuğa oturur gibi geçti
şoför mahalline. Seri hareketlerle aynalara bakıp, kendine göre ayarladı. Kontağı
çevirip, el frenini indirdi. Serçe parmağı ile sağa sinyal verip, hareket etti.
Yoldaki çukura girmemek için direksiyonu hafifçe sağa kırdı. Uzaktan banketi
görünce yavaşladı. Araba, arka koltuktaki çocuklar sarsılmadan banketi geçti.
Işıklara yaklaştığında sarı yanıyordu. Gaza azıcık yüklenince kırmızıya
yakalanmadı. Kızı müzik dinlemek istediğinde, tek eliyle direksiyonu tutarken
torpido gözünden CD’leri çıkarıp çocuk şarkıları olanı taktı. Direksiyonu
bırakıp çocuklarla müziğe tempo tuttu bir süre. Oğlunun istediği çubuk krakeri
ona uzatırken, önündeki aracı solladı. Makas atmayı daha denememişti, ama
İstanbul’da araba kullanmanın gerektirdiği bazı artistikleri yapmaya
başlamıştı. Ancak hala araba kullanırken kendini Allah’a çok yakın
hissediyordu!

Arkadaşının evine geldiğinde tek aracın park
edebileceği bir yer gördü. Buraya önce arabanın arkasını sokarak girebilirdi.
İki hamlede paralel parkı tamamladığında, neredeyse öndeki aracın tamponunun
tozunu alacak kadar yaklaşmıştı. Eskiden olsa iki küçük çocukla bir yere gitmek
zorunda kaldığında muhakkak eşi bırakırdı. Oysa şimdi her şey ne kadar
kolaylaşmıştı. Kocası da kurtulmuştu karısını arkadaşlarına taşımaktan. Sahi o
şimdi ne yapıyor?

07/09/12

ELÂ TAŞKIN

 

 

About Elâ

Hayat kısa, hikaye uzun, yolculuk keyifli. Edebiyat için gayret bizden, tevfik Allah'tan.
Posted in Ela Taskin, Genel. Tags: . Bookmark the permalink.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>