Hoşgeldiniz!

Merhaba!

İdemer’de “Ali Ural’la Yazarlık Atölyesi”nde birbirimizi tanıdık ve güçlü bir edebiyat arkadaşlığı kurduk. Bunu size Aysun’un kaleme aldığı şu hikaye anlatacaktır.

KOLAJ

Uykum gelmişti. Sallana sallana odama gittim. Yatak örtümü hızlıca kaldırdım ve yastığıma gömüldüm. Uykuya geçeceğim sırada  iyi kurgulu kısa bir hikaye  zihnimde beliriverdi. Kalemim, kağıdım uzak olmasa hemen yazacağım, ama zaten unutmam dedim ve huzurla gozlerimi kapattim.

Kararlıyım, sabah sınıfa ilk ben girip, kağıdımı boş masanın üzerine bırakacağım. Kaptanım önce benim hikayemi ele alacak, koyacak dümenin üstüne.’ Vira Bismillah!  Hazire sakinleri de  nidaya katilacaklar. Yer gök titreyecek. Yelkenlere asılacağım var  gücümle. Bembeyaz atlaslar gökyüzüne serilirken,  muzip rüzgar  başıboş çalıları geminin dümenine takacak, Songül’e göz kırpacağım. Rotamız lacivert denizler. Gümüş deve kervanı Zeynep’in rüyasından benim gemime kaçacak. Peşlerinden de Zeynep. Gök ve toprak ülkelerinin kralları asalarını dalgalara vurunca, deniz kızlarının sırdaşı Sümeyra da yolculara katılacak.

Çok hızlı yol alacagız.  Ay ve güneş yetişemeyecek bize. Esmer kadınların  ülkesinden geçerken el sallayacağım onlara.  Teneke yüzüklerini  benim parmaklarıma  geçirecekler. Sevineceğim. Hande kıskanmasin diye en güzelini ona vereceğim. Issiz adaların boş  pastanelerinde kısmet bekleyen kizlara,’ vaz geçin, benim yoluma  katılın ‘ diye sesleneceğim. Ela’nın fetvasini beklemeden koşacaklar gemiye. Emel ‘bari sakızlı muhallebilerini bitirselerdi!’ diye söylenecek. Ayaklarına dolanan deniz analarına aldırmayacaklar.  Sare  faytonuna ‘deeh!’ diyecek yetişmek için  kervana. Oyali mendilini dört nala  rüzgara bırakıp Özlem’e haber yollayacak. Özlem sinema koltuğunda yalnız ağlarken, sevinçle mendile sarılacak. Yaylalarda kuzularıyla  oynayan Şule’yi de çağıracak uçan mendiline. Şule’nin kavalı hüzünlü değil, neşeli ezgiler çalacak. Gemi ahalisi hep birden alkiş tutarken, Elif’in altin burmaları şakırdayacak.

Kaptan’ımız var gücüyle bağıracak. ‘Kara göründü! ‘ ”

Sitemize hoşgeldiniz!
İyi Okumalar!

*© Sitede bulunan yazılar, telif hakları kanununa göre yazılı ve internet dahil hiç bir ortamda bölümler halinde de olsa, izinsiz yayınlanamaz ve kullanılamaz.

Posted in Genel
1 Comment

MAVİ ŞEHİR*

MAVİ ŞEHİR*
Şah damarına indi keskin darbe! Başlar titreyerek bedenlerden ayrılıp kelleler tütsülenmek üzere taş ocaklara atıldı. Hayvan, ayağına atılan çizikten üflenerek şişiriliyor, deri tabaka tek hamleyle yağlı gövdeden sıyrılıyordu.Yığılmış postların arasındaki meraklı çocuklardan küçük olanı, gözlerini eliyle kapatıp arasından bakıyor, kimi boynuzundan tuttuğu kafayı sürüklüyor, kimi de parmaklarıyla burnunu tıkıyordu.

Gün doğmuş, kabaran toprak yığınından başını çıkaran köstebek gözlerini Zühre’den alamamıştı. Yaşlı kadın her gün; pençe ve şaman motifli kilimin üzerinde oturup mavi çerçeveli camdan dışarıyı seyreder, ipe kadife çiçekleri dizerdi. Boynuna doladığı uzun tesbihin ucu; yamuk, tırnakları kararmış, buruşuk ellerindeydi. Yılan ağacından yapılmış kızıl taneler sıcak avuçlarında çekilmekten kahverengiye dönmüştü. Gözleri kapalı, birşeyler okur, sallanır, birşeyler çeker, büzüşmüş dudakları birşeyler söyler; bazen hiddetle, bazen sakin, havaya doğru üfürür ve yine kendi kendine birşeyler konuşurdu. Zilhiccenin hilali, gün ağarmasına rağmen görünüyordu. Bahtiyardı yaşlı kadın. ” Ya Rabbi! İbrahim’e verdiğin kurban gibi bana da ver! Habil’inki gibi kabul et benimkini de!”

Dağların eteğine kurulmuş bu küçük şehir gökyüzünün devamıydı. Her sokak, deniz gibi derinlere çekerken, mavi evler güneş ışığıyla titreşerek beyaza dönerdi. Duvarlar, kemerli kapılar, pencere demirleri, basamaklar, kaktüs çiçekleri, kelebekler, gölgelik, hamam, tokmak, çerçeve, akla gelen her şey maviydi. Hatta insanların elbiseleri, kadınların örtüleri bile. Kumaş tentelerin altında zülüflü kilimler, deve püskülleri, yün battaniyeler, kakma gülepdanlar, çuvallardan taşan toz boyalar, ağır kokulu deri çantalar satışa sunulur, güzel gözlü eşeklerin tıkırtıları mahalleleri dolaşır, onların ne sattığını bilen ahali dünyanın en çirkin sesli satıcısına kulak kabartırdı. Kukulatalı adamların, kına motifli ellerin, keneli merkeplerin akisleri aynalarda, geceleri basamaklara dizilen fenerlerin gölgeleriyse lacivert duvarlarda oynaşırdı.

Şimşekler çakınca damarları belirdi gökyüzünün. Mavi şehre yağmur inerken çoban yıldızı hala dönmekteydi. Yaşlı kadın o gün de almaşık döşeli, keskin kokulu, turuncu kadife çiçeklerinden titrek elleriyle bir demet dizdi. Usulca yerden kuvvet alarak doğruldu. Ağırdı kamburu. Bir adım attı, sürüdü ayağının diğerini. Sağ elinde bastonu. Avucundan sarkan kadifeleri; sandığa, önceden dizdiklerinin yanına koymaya niyetliydi. Bu demetlerden en güzeli kınalı koçunun boynuna takılacaktı. Kaldırmaya takati yoktu ayağını. Kilimin püsküllerine takılıp düştü. Kalçasının acısı, bütün vücudunu sardı. Çukurlarına kaçmış fersiz gözleri yavaş yavaş küçüldü.

Yağmur dinmiş; ebem kuşağı renklerini, dar sokakları tırmanan merdivenlere, mermer havuzlu avlulara, baharat kokulu dükkanlara, portakal ağacının çiçeklerine yollamıştı. Güneş demir kapıya dokunduğunda halkanın gölgesi düştü ardına. Mavi elbiseli iki kişi ve boynuzlarında kadife çiçekleri sallanan koç, uzun sofraların kurulduğu meydanda durdular. Yaşlı kadın; yamru yumru parmaklarını kurbanın beyaz postunda gezdirdi. Alnında kurban kanı, kınalı avuçları göğe dönük yine birşeyler mırıldanıyordu…

*Fas,Chef

Posted in Genel, Sare
Leave a comment

GÜVERCİN

GÜVERCİN

Görevli, yanımdaki kızın çantasından bir torba kuş yemi alıp çöpe attı. Peçeli kadının kontrolünden geçip ayakkabılarımı çıkardım. Sakladığım şeyi bulamamıştı. Yüksek kemerlerin loş ışığı omuzuma düştü. Alnım yere değdiğinde köklerdeki güce tutunup; benimle aynı, belki daha güçlü, belki daha içten, belki daha makbul seslerin gölgesinde, dudak kıpırtılarından medet umarak, sürmeli gözlere, anlamlı bakışlara, açılan ellere dahil oldum. Asude rüzgara bıraktım kendimi. Bakışların aklımda, her günkü yerimizde bekliyorum. Aylar önce, garpta bir şehirde, pembe ayakların kollarımda gezinmişti. Bu sefer de omzuma konmanı hayal ederek…

İzini sürmek bir parçası oldu oyunun. Işıklar tek tek söndü. Güneş aynı coşkuyla doğarken pırıldayan noktalar; işaretsiz kabirleri, karanlık yüzleri aydınlattı. Sütunlardaki gölgeler, rükudaydı. Herşeyin temizlendiği anda aklanabilmekti isteğim. Pırıltılı örtüleriyle oynayan kız çocuklarını, ağlayan bebekleri, gözyaşıyla ıslanan yüzleri, kınalı avuçları, defnedilmeyi bekleyen mevtaları seyrettim. Kadınlar ön tarafa doğru koştular. Yerdeki halı görünmez olana kadar sıklaştı saflar. Telaşe vardı havada. Tavandaki sürgülü kapak sessizce açıldı. Bulutları gördüm. Ve seni. Karşılaştık yine. İnsanlardan kaçmak şöyle dursun, yanımızda, aramızdasın. Tüylerini kabartışın, gurultulu sesin, sekerek yürümen, boynundaki gerdanlığın, hele gözlerimin içine bakışın.

***

Yola koyulmadan vedalaşıp son kez baktım Habib’in şehrine! Evler, dağ, taş aynı renk. Kalbime baktım. Alaca! Kuru çalıları, çorak tepeleri, sıcak kumları ve O’nun günlerce deve üzerinde katettiği yolu düşünerek ilerledim. Hem hızlı hem yavaş. Çöl alevinde üşüyüp rüzgarsız havada savrulurken karşılaştığım maymunlara çantamdaki elmaları attım. Meskenim olmasa da yakın ve canlı hissettiğim dağlar sol yanımda. Babam gibi. Sığınak gibi. Ayrıldığımızı zannederken, burada da karşıma çıktın. Uzanıp tutuvermek, başını yüzüme sürmek, çantamda sakladığım yemi elimle yedirmek ne hoş olurdu! Uçuşunu, geri dönüp gelişini seyrettim.

Dünyanın en sade mabedine ulaştığımda siyah örtüye sımsıkı yapışmış çekirge dikkatimi çekti. Onun gibi tutunmayı, rüzgar estiğinde taş kısımla örtü arasında kalan boşluğa girebilmeyi istedim. Cennet taşına selam verip, kainatın dönüşüne dahil oldum. Babalarının çıplak omuzlarında uyuyan bebeklere, annelerinin eteklerini çekiştiren çocuklara, iki büklüm yaşlılara, havada dolaşan öd kokusuna meftun yedi kere döndüm. Kartallar da yüksekte dönüyordu. Nereye bakacağımı şaşırmıştım. Beyaz mermerin üzerindeki pervane kanadına gözüm takıldı. Sonraki dönüşlerimde de aradım onu. Sayısız ayak üstünden geçmesine rağmen aynı yerde duruyordu. Hızla gelenlere aldırmadan eğilip aldım. Kırık bir kanat. Şeffaf, desenli, narin…Dönüş devam ediyor. Çantamı aralayıp, dağılmaması için usulca bir yere iliştirdim.

Mısırlı cariyenin koştuğu tepeler, onu ve oğlunu yad eden insanlarla doluydu. Anlaşılamaz bir teslimiyet. Geliş gidişlerimi tamamlamadan kıyama durdu gölgeler. Cetvelle çizilmiş gibi, siyah, beyaz…Bir harfin dahi benzeri getirilemeyeceği ilahi sözler çınlattı ortalığı. Davet etti huzura. Yan yana durduk adaşımla. Dinledikçe ağladı. Kalbime aktı gözyaşları. Sallanarak yürüyen zenci bir bebek geçti önümden. Selam verdikten sonra renkli boncuklarla süslü saçını, esmer yanaklarını, yeni çıkan dişlerini sevdim. Zeytin gözlerini çevreleyen beyazda masumiyeti keşfederek. Bir güvercin tüyü yapıştı tabanıma. Açıktan koyuya, naif, gri bir tüy.

Başımı kaldırdığımda Altın Oluk’un üzerindeydin. Daha da yükseklerde kartallar.” Ya Rabbi! Kıyamete kadar evlatlarımı, torunlarımı buralardan ayırma!” diyen dedemin duasıyım ben. Beytin eteğine girip alnımı mermere dayayınca buluştum Mısırlı cariyeyle. Birimiz toprağın altında, diğeri üstünde. Halil’in hanımları… Çıplak ayakların arasına bir çift el karıştı. Ama kadının baston sesi. “Tık,tık,tık”. Sürünen adam döndü yedi kere. Siyah taş öpülmekten yorgun. Sırlara ortak Beyt’in örtüsüne gömülmüş yüzler.

Vakit geldi. Mabede arkamı dönmeden geri adımlarla çıktım.Tatlı bir uyanış. Sabah kokusu.Yem satan peçeli kızların arasındasın. Çocukluğumun baharlarına gittim yine. Okuldan döndüğümde, babaannemin camında beklerdin. İkinizi bir arada görmek huzur verirdi bana. Zikirle sallanan bir yaşlı ve penceresinde bekleyen güvercin.

Elimdeki çöpleri atmak için kutuya eğildim. Bana bırakılan son işaret oradaydı. Gri bir güvercin tüyü. Uzanıp aldım. Şimdi, pervane kanadı ve diğerleri gibi kitabımın sayfaları arasında…

Posted in Genel, Sare
Leave a comment

TELEFON

15/11/2012
TELEFON
Elektrik telleri üzerinde dizilmiş kuşlar.Göç yolunda dinlenme vakti.Tan yeri ağarırken hafif meltem esintisi perdelerle oynaşıyor, tatlı ferahlığını,bahçedeki lavanta ağacının kokuları ile odamın içine dolduruyordu. İşte tam o anda kuşlar senfonilerine başladı.Perdeyi sonuna kadar açıp güneşin ilk ışıklarını odama buyur ettim.Teller üzerinde kuşların cıvıltılarını dinlerken, parmaklarımı piyanonun tuşlarına yerleştirir gibi pencere pervazına koydum.Gözlerim kapalı notalara bastım.Benim onlara eşlik ettiğimi anladılar mı acaba? Daha bir coşkuyla şakıyorlar.Çat… Oda kapısı…Sabahın ilk ışıklarını göz kapaklarında hissederek, mutlu uyanmak…Şimdi…
İnsanın geleceğini bilememesi ne büyük bir lütuf. Gazetelerin günlük burç yorumlarını okumadan evden çıkanlar ya da yaşam koçluğu yapan astrologlara para saçanlar neden yaşayacağı dakikaları, saatleri hatta günleri önceden bilmek isterler hiçbir anlam veremem. “Beklemek…Zamanla aramızdaki mahrem sohbet. Beklemek hayattır, hayat beklemektir.Beklemek…Düşen birinin bir türlü gelmeyen yere çarpmayı beklemesidir.”(1)Frenleri tutmayan aracın direksiyonunda çarpışma anını beklemek. Dibe vurmak için beklemek, maç bileti için saatlerce kuyrukta beklemek, oltana balığın takılması için beklemek, kekin fırında pişerken kokusunu duyarak beklemek…
-Peki şimdi? Tek başınasın.Aynaya baktın mı hiç? Yüzleşmek neden korkutuyor seni? Hatalarını yüzüne vuracağımdan mı korkuyorsun? “Beni dinleseydin” cümlesini duymak o kadar zor mu?
– Sus artık!
-Susmak! O zaman sen, sen olmazdın. Ben senim, sen de ben.
Sessizlik. Menteşeleri paslanmış kapı gibi düşüncelerimin homurtusu kulak tırmalayıcı, korkunç gürültüler çıkarıyor. Öğlen olmuştu.Üzerimde geceliğim olduğu halde mutfağa girdim.Sucuklu tostun kokusunu içime çekerek bekledim.Oturma odasına geçip, divana oturmadan televizyonu açtım.Kocasını kim, neden öldürmüş.Gözyaşı, çaresizlik,evde bekleyen çocuklar…Kumandayı nereye koymuştum acaba? Yastıkları yere fırlatıp, minderlerin arasını yokladım. Reklamlar. Rahat bir nefes alıp iyice soğumuş olan tostumdan koca bir dilim ısırdım. Sucuğun donmuş yağı sıva gibi damağıma yapışıyordu. Bir ısırık daha aldım. Çaysız olmayacaktı. Mutfağa geçip, ısıtıcının düğmesine bastım. Suyun ısınmasını beklerken dolabı açıp, dün geceden kalmış yarım dilim pastayı tezgahın üzerine koydum.Fincana doldurduğum sıcak suyun içine poşet çayı daldırıp çıkararak demini almasını bekledim.
-Sen de böylesin!
Yine kendi kendime konuşmaya başlamıştım. Yalnızlığım yüreğime saplandı.Bir adım atsam…Oturma odasına doğru bir adım attım.Telefon, ekrandaki “Az Sonra! Büyük Buluşma!” diyen dış sesin oluşturmaya çalıştığı heyecanı bastırarak çalıyordu.
– Şimdi! Yalnızca bir adım ötende…
Her şey içimde çoğalıyor. İçimde çoğalan her şey telefonun ısrarlı çalışlarında boğuluyor. Dilim damağımdaki donmuş yağa yapışmış gibi. Terleyen avucumda eriyor ahize.
-Alo! Alo! Alo!
Beklemek hayattır, hayat beklemek…Şimdi…Yüzleşmek vakti…
(1)Juli Zeh; Alman yazar.’Serbest Düşüş’ kitabından alıntı.

Posted in Genel
Leave a comment

10/05/2012
MEVSİM YAZ
Geçmiş zaman, anıların arasından çekip çıkardığım. Mevsim yaz, Yayla Köyü’nden aşağıya ayçiçeği tarlalarının arasından toprak yolda deniz kıyısına indiğimiz o anlardan biri.Küçüktüm, yolun bir an önce bitmesini isterdim.Geçtiğimiz her köyden sonra babama kaç köy kaldığını sorardım. Köyün çıkışından itibaren masmavi, billur denizimiz parlak gökyüzünün altında çarşaf gibi uzanırdı.Keşfedilmemiş , sessiz, elektriğin sabah ve akşam birer saat jenaratörle sağlandığı-tabii bu durum seksenli yıllara kadardı-, iki oda bir salondan oluşan yan yana dizilmiş on evin bulunduğu sahil .Hayri Bey,Emine Hanım,Doktor Halim Bey,Hamiye Teyze,Celile Hanım,Hacı Dede,Mişo.Anı deyince aklıma üşüşen Topçuoğlu Sitesi’nin sakinleri. İsimleri size bir şey ifade etmeyebilir , haklısınız.
Kelime sayılarını tamamlamıştı çoğu.Saçma bir cümle kurdum zannetmeyin, dedem öyle derdi.Sessiz , küçük dev adam.Hastalığı ilerledikçe suskunlaştı, son nefesini vermeden önce kelimelerini çoktan tüketmişti.Geçmişi düşününce her anı araya girmeye çalışıyor,bir kelime ile nerden nereye geldim.
Arabadan iner inmez ayakkabılarımı çıkarır, sahile koşarak giderdim. Denize ayaklarımı sokar ve suyun ısınıp ısınmadığına bakardım. Evet, mevsim yaz ama Ege’ nin gizli kalmış bu körfezinde Temmuz ayına kadar deniz suyu ısınmazdı.Sahil boyu yürüyüp midyeler toplamak,Hayri Bey Amca’nın belinde hiç durmayan şortuyla sitenin içinde dolaşması, Pazar günleri balıkçı teknesinin kıyıya yanaşıp balıklarını satmak için bağırması, Hacı Dede’nin bahçesindeki kavak ağaçları, asmanın dibindeki kahve sohbetleri, Pazar günleri çardakta yapılan tavla partileri, evimizden hiç eksik olmayan misafirlerimiz, Mişo’ nun torunları ile akşamüstü kumsalda taşları dizerek yaptığımız evlerde evcilik oynamamız,Hamiye Teyze’nin nalburcu dükkanını aratmayan evi, Celile Teyze’nin ensede topladığı saçlarına bağladığı bandanası ile balkonun altından her geçişimde bir şeyler sorması,traktörlerin arkasında ” Patlıcan, domates, salatalık,biber” diye bağıran köyün kızları, akşamları kumsalda yengemlerle yaktığımız ateş etrafında söylediğimiz şarkılar, ayçiçek tarlalarının arasında yaptığımız uzun yürüyüşler . Çocukluğumun en güzel yazlarıydı.
Mutlu anların yaşandığı o yer bilmediğim, tanımadığım, kumsalına çocuk bezlerini, gece içtikleri bira şişelerini, sigara izmaritlerini, karıncaların taşımaktan yorulduğu çekirdek çöplerini bırakan şehirli insanların sahil köyü oldu. Ayçiçek tarlalarını mı merak ettiniz? Çocukluğumda kaldı.

Emel Dumankaya

Posted in Emel
1 Comment

SİRİUS

SİRİUS

Piramidin derinliklerinde kırmızı ışık gezinmeye başladı. Kollarını göğsünde birleştirerek ölümsüzlüğe hazırlandı Khufu. Kral odasındaki tünelden geçen Sirius; önce mezara dokundu, sonra firavunun gözlerine. Lahdin kapağı gıcırdayarak açılırken, sandukanın kumları titreyerek savruldu. Yüzlerce yılın ağır kokusu genizleri yaktı. İnsan başlı Sfenks’ ler kükremeye başladığında, dik kulaklı köpek tedirgindi. Kâküllü, siyah sürmeli kadınlar, ellerindeki yuvarlak aynalarla Sirius’un kırmızı ışığını yakalamaya çalıştılar.

Karanlığa sığındım bu gece. Samanyoluna gizlenip, yumdum gözlerimi. Kimseler görmeden, örtmesini istedim. Kıvrıldım, bacaklarımı çekip.Bir dilek tuttum kayan yıldızlara bakarak. Kulaklarımı kilitledim dünyaya. Dinliyorum. Ellerimi bile kavuşturamazken birbirine, sarmaşık gibi yayılıyorum zehirli saçlarının arasına. Sarhoş ederken yasemin kokulu bukleler, parmaklarımı geçiriyorum aralarından.Sakız çiçeğini hayal ediyorum kulağının kenarında.

Baharımdan eser yok. Oysa beyaz sürgünler, sarı mimozalar, ballı babalar yayılmış çimene. Şımarık papatyalar gülümsüyor.Rüzgâr üfledi karahindibaya.Seyrettim tüylerin uçuşmasını. Isırganlar, saçlarıma dolandı.Uzanıp yumuşacık otlara göğe kaldırdım gözlerimi. Şekilden şekle giren bulutlar hızlıca geçerken, tutamadım sevdiğimi.Gelincikle sırlarımı paylaştım.

Göz kapaklarım ağırlaştı yavaş yavaş. Küçülmeye başladı dünya.” Ben, sizin Tanrı’nızım!”diyen Firavun mumyasına döndü.Amon Ra’ ya secde edip şarkılar söyleyen halk, fırtınaya karıştı. Havalandı kumlar. Tapınakların sütunları infilak ederken ölümsüzlük anahtarı, cehennemin kapılarını açtı. Kız kardeşi kurtuldu onunla evlenmekten. Piramitlerin devasa kapıları sarsılarak kapandı. Mısır’a hayat veren Nil, yön değiştirip aşağı aktı.Bereketli topraklar kurudu. Tanrının kelimeleri (hiyeroglif) papiruslara döküldü. Sirius; bir daha aydınlatamadı Deyr’ül-bahrı(Firavunlar Vadisi).

Şüphesiz O, “Şi’râ’nın Rabbidir. (Necm Suresi:49) Sirius’un gerçek Rabb’ine sığınıyorum…

Posted in Sare
Leave a comment